J
Prof. Dr. Mehmet Tunçer'in "Odamı Boşaltırken (29 Ağustos - 6 Eylül 2026): Bir Akademik Veda ve Hafıza Hikâyesi" başlıklı hatıra metni:
ODAMI BOŞALTIRKEN
29 Ağustos - 6 Eylül 2026: Bir Akademik Veda ve Hafıza Hikâyesi
Prof. Dr. Mehmet Tunçer
Ankara, Eylül 2026
"Unutulmaz yıllar için teşekkürler. Yeni bir başlangıç, eski bir veda."
BÖLÜM 01: Odamı Boşaltıyorum (29-30 Ağustos 2026)
Aylar sonra Çankaya Üniversitesi'ndeki odamın kapısını yeniden açtım. İçeriye girince, zamanın ben yokken de burada usulca beklediğini hissettim. Masam, sandalyem, kitaplarım, duvardaki resimler ve yıllar boyunca biriktirdiğim küçük hatıralar bıraktığım yerdeydi. Sanki birazdan öğrencilerimden biri kapıyı çalacak, bölümden bir arkadaşım uğrayacak ya da yarım kalmış bir konuşmaya kaldığımız yerden devam edecektik.
Fakat bu defa odaya çalışmak için değil, onu boşaltmak için gelmiştim.
Elimi hemen hiçbir şeye süremedim. Önce telefonumu çıkardım ve her köşenin fotoğrafını çekmeye başladım. Masayı, duvarları, kitapları, sandalyeleri... Hatta sıradan görünen en küçük ayrıntıları bile... Çünkü insan bazen bir mekânı, artık oraya dönemeyeceğini hissettiği anda bütün ayrıntılarıyla görmeye başlıyor. Fotoğrafları, odamın nasıl göründüğünü belgelemekten çok, orada yaşadığım yılları unutmamak için çekiyordum.
Bu odayı; Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nü, öğrencilerimi ve birlikte çalıştığım bölüm arkadaşlarımı gerçekten sevmiştim. Eski Rektörümüz Can Çoğun'a, Dekanımız Harun Batırbaygil'e ve aynı akademik ortamı paylaştığım bütün dostlarıma karşı içimde büyük bir sevgi ve bağlılık vardı. Bu nedenle ayrılmak, yalnızca bir görevden ya da kurumdan ayrılmak anlamına gelmiyordu. Kurduğum ilişkilerden, öğrencilerimin sesinden ve gündelik hayatımın bir parçası hâline gelmiş bir dünyadan da uzaklaşmak demekti.
Yaklaşık iki yıl içinde on kez yabancı dil sınavına girdim. Her sınava yeniden umut ederek, yeniden hazırlanarak gittim. En yüksek 78,75 puanı aldım; fakat YÖK'ün istediği 85 puana ulaşamadım. Aradaki fark yalnızca 6,25 puandı. Ne var ki bazen sayılar, insanın yıllar içinde oluşturduğu akademik birikimden, yazdığı kitaplardan, yetiştirdiği öğrencilerden ve mesleğine verdiği emekten daha belirleyici olabiliyordu.
Şimdi önümde duran boş kolilere bakarken, yılların hangi kutuya sığacağını düşünüyordum. Kitaplarımı yerleştirebilirdim. Dosyalarımı ayırabilir, resimleri duvardan indirebilir, masamın çekmecelerini boşaltabilirdim. Fakat öğrencilerimin anılarını, arkadaşlarımın seslerini ve bu odada kurduğum hayalleri hangi koliye koyacağımı bilmiyordum.
Bu yüzden önce fotoğrafları çektim. Her köşeyi neredeyse tek tek... Çünkü ben o gün odamı boşaltmaya başlamadan önce, onu hafızama taşımaya çalışıyordum.
BÖLÜM 02: İlk Koli: Kitaplarım
Çankaya Üniversitesi'ndeki yıllarım boyunca yalnızca öğrencilerimle değil, bölüm yöneticilerimiz ve çalışma arkadaşlarımla da güzel ilişkiler kurdum. Kurucu Bölüm Başkanımız Ezgi Kahraman'la başlayan bu sıcak çalışma ortamı, daha sonra Ali Türel ve Deniz Altay Kaya dönemlerinde de devam etti. Her biriyle karşılıklı saygıya, anlayışa ve dostluğa dayanan güzel bir iletişim içinde çalıştım. Bu nedenle ayrılık kararım, sevmediğim bir kurumdan uzaklaşmak değil; aksine, sevdiğim insanlardan ve kendimi ait hissettiğim bir bölümden ayrılmak anlamına geliyordu.
Odamı toplamaya kitaplarımdan başladım. Raflarda yalnızca satın aldığım kitaplar yoktu. Kendi yazdığım kitaplar, bölümler kaleme aldığım onlarca ortak yayın, araştırmalarım sırasında başvurduğum kaynaklar, öğrencilerime göstermek üzere biriktirdiğim çalışmalar ve yıllar içinde yan yana getirdiğim belgeler vardı.
Bazıları yayınevlerinden çıkmıştı. Bazılarını ise ciltli ve nitelikli bir ofset yayın hâline getirebilmek için kendi imkânlarımla bastırmış, on binlerce lira harcamıştım. Çünkü bir kitabın yalnızca yazılmasının değil, korunmasının, çoğaltılmasının ve gelecek kuşaklara ulaştırılmasının da akademik bir sorumluluk olduğuna inanıyordum.
Her kitabı elime aldığımda başka bir dönem açılıyordu önümde. Güzel Şehir İlkeleri beni Roma'ya, Prag'a ve eski Ankara'nın sokaklarına götürüyordu. Bir başka kitap İmrahor Vadisi'ni, Ankara'nın son nefes alan doğal alanlarından birini korumak için verilen mücadeleyi hatırlatıyordu. Planlar, paftalar ve dosyalar ise yıllar boyunca savunduğum kentleri, tarihî çevreleri ve henüz bütünüyle kaybetmediğimiz değerleri yeniden karşıma çıkarıyordu.
Kitapları kutulara yerleştirirken her birini son kez inceliyor, kapağına dokunuyor, bazen sayfalarını açıyordum. Bir kitabı kutuya koymak kolaydı; fakat onun yazıldığı günleri, yapılan araştırmaları, sabaha kadar sürdürülen çalışmaları ve yayımlanması için verilen emeği o kitaptan ayırmak mümkün değildi.
Odanın duvarlarında duran küçük kent resimlerini de indirdim. Onlar yıllarca çalışma masamın karşısında durmuş, yorulduğumda gözlerimi kaldırıp baktığım sessiz pencereler olmuşlardı. Kitaplar tamamlanmış emeği, çerçeveler ise o emeğin beslendiği şehirleri taşıyordu.
Kitapları kutuya koyuyordum. Fakat aslında, yıllarımı kendi ellerimle paketliyordum.
BÖLÜM 03: Raflar Boşalırken
İlk kolilerin ardından sıra diğer raflara geldi.
Bir rafta, hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş'in şehir planlama alanındaki kitapları duruyordu. Bu kitaplar benim için yalnızca bilimsel kaynak değildi. Mesleğe, kente ve kamu yararına bakışımı besleyen; yıllar boyunca başvurduğum bir düşünce dünyasının parçalarıydılar. Onları raftan indirirken, hocamın sesini ve bana kazandırdığı bilimsel disiplini de hatırlıyordum.
Bir başka rafta Roma tarihi üzerine çalışırken aldığım yirmiye yakın kitap vardı. Roma'yı yalnızca anıtlarıyla değil; sokakları, meydanları, su yapıları, planlama ilkeleri ve binlerce yıllık hafızasıyla anlayabilmek için toplamıştım onları. Her biri, beni Ankara'dan Roma'ya götüren uzun bir araştırma yolculuğunun durağıydı.
Sonra Peyzaj Mimarlığı kitaplarına sıra geldi. Öner Demirel ve Banu Öztürk'le birlikte yazdığımız çalışmalar, ortak emeğin ve dostluğun ürünleri olarak raflarda yan yana duruyordu. O kitapları kutulara yerleştirirken yalnızca basılı sayfaları değil; birlikte yapılan araştırmaları, tartışmaları, paylaşılan heyecanları ve mesleki dayanışmayı da taşıdığımı hissediyordum.
Barselona, Roma, Ankara, Paris ve Prag... Güzel Şehir düşüncesini ve sanatın kent yaşamındaki yerini araştırırken aldığım kitaplar, hazırladığım taslaklar, üzerlerine notlar düştüğüm çıktılar ve henüz tamamlanmamış çalışmalar da birer birer raflardan indirildi. O şehirler yıllarca odamın içinde birlikte yaşamışlardı. Barselona'nın geniş caddeleri, Roma'nın meydanları, Paris'in bulvarları, Prag'ın tarihî dokusu ve Ankara'nın Cumhuriyet idealleri, şimdi aynı kolilerin içinde yan yana geliyordu.
Taslak çıktıları toplamak ise daha farklı bir duygu uyandırdı. Kitaplar tamamlanmış emeği temsil ediyordu; taslaklar ise hâlâ yaşayan, gelişmeyi ve tamamlanmayı bekleyen düşüncelerdi. Kenarlarına aldığım notlar, değiştirdiğim başlıklar, altını çizdiğim cümleler... Hepsi zihnimin çalışma izlerini taşıyordu.
Odanın içinde koli bantlarının sesi duyuluyordu. Her kapanan koliyle bir raf boşalıyor, duvarlar biraz daha çıplak kalıyordu. Fakat kitaplarımın arasında dolaşan bütün o şehirler, düşünceler ve dostluklar kaybolmuyordu. Onlar yalnızca başka bir yere taşınıyordu.
Günün sonunda raflara baktım. Bir zamanlar kitaplarla, dosyalarla ve taslaklarla dolu olan yerlerde şimdi boşluklar vardı.
BÖLÜM 04: Camdan Hatıralar
Kitaplardan sonra sıra plaketlere, ödüllere ve camdan yapılmış hatıra eşyalarına geldi.
Dolabın üzerinde yıllardır yan yana duran bu nesnelerin her biri, akademik ve mesleki hayatımın farklı bir dönemini hatırlatıyordu. Bir konferansın, jüri üyeliğinin, danışmanlığın ya da kente verilen uzun yıllık bir emeğin ardından verilmişlerdi. Üzerlerinde adım yazıyordu ama aslında her biri, birlikte çalıştığım insanları ve geride kalan yılları hatırlatıyordu.
Cumhuriyet'in 100. Yılı Anıtı Fikir Projesi Yarışması'ndaki danışman jüri üyeliğim için verilen cam plaket de aralarındaydı. Cumhuriyet, Ankara ve kent kültürü için yaptığım çalışmaların küçük ama anlamlı bir hatırasıydı. Camın üzerinde ışık kırılıyor, yazılar bazen netleşiyor, bazen de kayboluyordu. Hatıralar da biraz böyleydi: Bazıları bütün açıklığıyla karşımızda duruyor, bazılarıysa ancak dikkatle bakınca yeniden ortaya çıkıyordu.
Hepsini tek tek elimize aldık. Kırılmasınlar diye kâğıtlara ve koruyucu malzemelere sardık; kutulara birbirlerine çarpmayacak şekilde özenle yerleştirdik. Camların zarar görmesinden korkuyordum. Ama içten içe, asıl korunması gerekenin onların maddi varlığı değil, temsil ettikleri yıllar olduğunu biliyordum.
Odamdaki Atatürk portresi bütün bu hazırlığı sessizce izliyordu. Altında ödüller, camdan hatıralar, resimler ve çalışma hayatım boyunca biriktirdiğim küçük nesneler duruyordu. Her gün baktığım bu köşe şimdi parça parça dağılıyor, odanın belleği kutulara taşınıyordu.
Sonra çalışma masama döndüm. Bilgisayarın önünde kalemler, not kâğıtları, kitaplar, dosyalar, kahve fincanları ve yarım kalmış küçük notlar vardı. Ödüllerin gösterişli tarafının ardındaki gerçek emek aslında bu masanın üzerindeydi: saatler süren okumalar, tekrar tekrar yazılan sayfalar, öğrenciler için hazırlanan dersler, düzeltilen projeler ve unutulmasın diye aceleyle bir kâğıda yazılan düşünceler...
Plaketler emeğin görünen karşılığıydı; masa ise o emeğin sessiz tanığıydı.
Camdan yapılmış hatıraları dikkatlice paketledik. Her birini kutuya koyarken, sanki geçmişteki bir günü kırılmasın diye sarıyorduk. Kutunun kapağını kapattığımızda plaketler artık görünmüyordu ama anlattıkları hikâyeler hâlâ benimleydi.
Çünkü bazı ödüller dolaplarda sergilenir, bazılarıysa insanın içinde saklanır. Ve insanın içinde saklananları hiçbir koli kapatamaz.
BÖLÜM 05: Kendime Meydan Okumuştum
5 Eylül sabahı saat onda Çankaya Üniversitesi'nin Yapracık Kampüsü girişine geldiğimde, sevgili dostum Salih'in bulduğu iki candan yardımcı ile bir kamyonet beni bekliyordu. Birlikte odama çıktık. Raflardaki kitapları, üst üste yığılmış dosyaları ve taşınmayı bekleyen kolileri görünce yapacak çok işimiz olduğunu hemen anladılar. Fakat sanırım asıl dikkatlerini çeken, benim içinde bulunduğum durumdu. Yıllarca çalıştığım odamı boşalttığımı öğrenince çok üzüldüler. Beni teselli etmeye, iyi sözler söylemeye çalıştılar.
Onların üzüntüsünü anlıyordum. Fakat ben, nedense o sabah oldukça keyifliydim.
Elbette içimde bir kırgınlık vardı. YÖK'ün istediği 85 puanı alamamıştım. Yaklaşık iki yıl içinde on kez sınava girmiş, en yüksek 78,75 puana ulaşmış ama gerekli eşiği aşamamıştım. Üniversite yönetiminin bana destek olmak amacıyla tanıdığı süreler de 85 puana ulaşmama yetmemişti.
Bütün bunlar gerçekti. Fakat başka bir gerçek daha vardı: Ben kendime meydan okumuştum. I challenged myself.
Cumartesi ve pazar sabahları erkenden kalkıp kurslara gitmiştim. Yaşımın ve yıllardır sürdürdüğüm yoğun akademik hayatın arkasına sığınmamıştım. Sınıfta elimden kurşun kalemimi ve silgimi düşürmeden dersleri dinlemiş; notlar almış, yanlışlarımı silmiş ve yeniden yazmıştım. Yüzlerce YDS ve YÖKDİL sorusu çözmüştüm.
Başlangıçta 40-45 civarında olan puanlarım, sabırla çalıştıkça 60-65 bandına yükselmişti. Daha sonra 75'in üzerine çıkmış, sonunda 78,75'e ulaşmıştım. Kâğıt üzerindeki sonuç 85 değildi; ama başladığım yerle geldiğim yer arasındaki mesafe küçümsenemezdi.
Kursa başladığımda öğretmenim Orhan Çayır'la tanışmış, zaman içinde onunla güzel bir dostluk kurmuştum. İlk kursun yeterli gelmediğini görünce vazgeçmek yerine yeni bir yol aramıştım. AngoraDil'in çevrim içi eğitimlerine yazılmış, her ay yenilenen Peakhunters programlarına katılmıştım. Deneyimli öğretmen İsmail Turasan'dan gramer, paragraf tamamlama, paragraf okuma, diyalog, İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye çeviri konularında farklı teknikler ve sınav taktikleri öğrenmeye çalışmıştım.
Her sınav yeni bir umut, her sonuç yeni bir değerlendirme olmuştu. Eksiklerimi görmüş, yeniden çalışmış ve bir sonraki sınava tekrar girmiştim. On kez...
İnsan bazen yalnızca ulaşacağı sonucu değil, o sonuca doğru yürürken kim olduğunu da sınar. Ben bu süreçte yabancı dil bilgimden önce sabrımı, direncimi ve yeniden başlayabilme gücümü sınamıştım. Belki de bu yüzden o sabah kamyonetin yanında bütünüyle üzgün değildim.
Yardımcılar raflardaki kitaplara bakıyor, hangi koliden başlayacaklarını düşünüyordu. Ben ise bir yandan odamın boşalacağını biliyor, diğer yandan içimde sessiz bir huzur taşıyordum. Çünkü elimden geleni yapmıştım. Üstelik bunu bir kez değil, on kez denemiştim.
85'e ulaşamamıştım; bunu inkâr etmiyordum. Ama 40-45 puanlardan 78,75'e kadar gelmiştim. Her hafta sonu erkenden yola çıkmış, yeniden öğrenci olmuş, kurşun kalem ve silgiyle saatlerce çalışmıştım. Yeni öğretmenler, yeni yöntemler ve yeni dostluklar kazanmıştım. Kendimi öğrenmeye kapatmamış; yaşın, unvanın ve yılların arkasına saklanmadan yeniden bir okul sırasına oturmuştum.
Belki kapının üzerindeki unvanım artık orada kalacaktı. Belki kitaplarım birazdan kamyonete yüklenecek, raflar boşalacaktı. Fakat öğrendiklerimi, gösterdiğim iradeyi ve kendime meydan okuma cesaretini hiç kimse o odada bırakamazdı.
O sabah iki yardımcı beni teselli etmeye çalışırken, ben aslında içimde şunu söylüyordum:
"Evet, 85'i alamadım. Ama denedim. Çok çalıştım. Büyük bir yol aldım. Kendime meydan okudum ve bu mücadeleden küçülerek değil, öğrenerek çıktım."
Sonra kolilerden birini açtık. Artık vedanın en ağır kısmı başlayabilirdi.
BÖLÜM 06: "Durun, Onlar Benim Yazılarım"
İki saat kadar aralıksız çalıştıktan sonra kısa bir çay molası verdik. Küçük plastik bardaklardaki çaylarımızı içerken, kolilerin arasında birkaç dakika soluklandık. Odanın eski düzeni artık büyük ölçüde kaybolmuştu. Kitaplar raflardan indirilmiş, kutulara yerleştirilmiş ve ağızları siyah bantlarla sıkıca kapatılmıştı.
Kitapların toplanmasıyla işin biteceğini sanmıştık. Oysa çevreme yeniden baktığımda geride hâlâ çok şey olduğunu gördüm: dosyalar, klasörler, doktora ve yüksek lisans tezleri, araştırma arşivleri, proje paftaları, taslaklar ve yıllar boyunca biriktirdiğim belgeler...
Fakülte binası neredeyse bütünüyle boştu. Koridorlarda öğrencilerin sesi duyulmuyor, odalardan kimse çıkmıyordu. Salih'le birlikte zemin ve bodrum katlarını dolaşarak geride kalanları koyabileceğimiz bir şeyler aradık.
Bir süre sonra Salih, depo kapılarından birinin arkasında bulduğu birkaç büyük siyah torbayla çıkageldi. Torbaları havaya kaldırmış, sanki çok değerli bir şey bulmuş gibi mutlulukla gülüyordu. O an onun sevinci bana da iyi geldi. İki temizlik görevlisi hanımdan da birkaç büyük mavi çöp torbası aldık.
Sonra geride ne kaldıysa bu torbalara tıka basa doldurmaya başladık. Dosyalar, eski projeler, taslak çıktılar, belgeler ve çeşitli arşiv parçaları... Yılların birikimi, kısa bir süre içinde siyah ve mavi torbaların içine girdi. Bir akademik hayatın belgelerinin çöp torbalarıyla taşınması ilk bakışta insana acı veriyordu. Fakat o anda önemli olan, onları orada bırakmamak ve mümkün olduğunca kurtarmaktı.
Tam bu sırada, bir köşede duran kalın bir gazete tomarını da gereksiz kâğıt sanıp atmak üzere olduklarını gördüm.
"Durun!" dedim. "Onlar çöp değil. Benim yazılarım ve hakkımda çıkan haberler..."
Tomarı hemen ellerinden aldım. Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ve diğer gazetelerde yıllar içinde yayımlanmış yazılarım, söyleşilerim ve çalışmalarım hakkındaki haberlerdi bunlar. Her kupür, başka bir güne açılan pencereydi. Kimi Ankara'nın korunmasına ilişkin verdiğimiz bir mücadeleyi, kimi yayımlanan bir kitabı, kimi katıldığım bir toplantıyı ya da yaptığım bir açıklamayı anlatıyordu.
Bir anlık dikkatsizlikle çöpe gidebilirlerdi. Onları ayrıca ayırdım ve özenle paketledim. Çünkü bazen insanın geçmişi, başkalarının gözünde yalnızca sararmış bir gazete tomarıdır. Oysa o sararmış sayfaların içinde yıllar, mücadeleler, dostluklar ve topluma söylenmiş sözler saklıdır.
Sonunda odada taşınabilecek ne varsa kolilere ve torbalara dolduruldu. Yardımcılar hepsini aşağıya indirerek zemin katta bekleyen kamyonetin arkasına yerleştirdiler. Kutular, siyah torbalar ve mavi torbalar kamyonetin kasasında yan yana dizildi. Uzun yılların birikimi şimdi bir kamyonetin arkasındaydı.
Kitaplarım, projelerim, tezlerim, dosyalarım, gazete yazılarım, araştırmalarım ve biriktirdiğim belgeler... Bir zamanlar odamın bütün duvarlarına ve raflarına yayılan hayatım, birkaç metrekarelik kasaya sığmıştı.
Kamyonet hareket etti. Arkasından bir süre baktım. Kasadaki kolilerle birlikte geçmişimin büyük bir bölümü de kampüsten uzaklaşıyordu. Fakat henüz benim işim bitmemişti. Cam eşyaları, bardakları, kalemleri ve özellikle kıymet verdiğim bazı kitapları başkalarına bırakamadım. Onları tek tek elime alarak ağır ağır kendi arabama taşıdım.
Her gidiş gelişimde oda biraz daha boşaldı, ben biraz daha yoruldum. Sonunda taşıyacaklarım azaldığında koridora çıktım ve oturdum. Az önce kalabalık olan oda sessizdi. Yardımcılar gitmiş, kamyonet uzaklaşmış, koli bantlarının ve taşınan kitapların sesi kesilmişti. Fakültenin boş koridorunda artık yalnızca ben vardım.
O ana kadar yapılacak işlerin telaşı, hissetmem gerekenleri ertelemişti. Kitapları saymış, dosyaları ayırmış, torbaları doldurmuş, taşınacakları göstermiştim. Fakat koridorda oturunca bütün hareket birden durdu. Ve hüzün, ancak o zaman yanıma gelip sessizce oturdu.
BÖLÜM 07: Bir Market Arabası Dolusu Hatıra (6 Eylül 2026)
6 Eylül günü, geride kalan son kitapları, çerçeveleri ve birkaç küçük eşyayı almak için yeniden Yapracık Kampüsü'ne gittim.
Bir önceki gün odanın neredeyse bütünüyle boşaltıldığını düşünüyordum. Fakat içeri girip dikkatlice bakınca, geride ne kadar çok şey kaldığını gördüm. Bir köşede birkaç kitap, başka bir yerde çerçeveler, sarılı paftalar, poşetler ve küçük kutular duruyordu. İnsan bir odayı yıllar boyunca dolduruyor; fakat onu birkaç saatte tamamen boşaltabileceğini sanıyor. Oysa hatıralar, en görünmez köşelere kadar yerleşiyor.
Hepsini tek tek arabama taşımak oldukça zor görünüyordu. Tam o sırada sevgili dostum Adem'in daha önce söylediği bir söz aklıma geldi:
"Isı Santralinde market arabaları vardır."
Hemen oraya gittim. Isı Santrali'nin içinde, çeşitli malzemelerin arasında birkaç market arabası duruyordu. Onları görünce çocuk gibi sevindim. Belki dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta biraz tuhaf bir mutluluktu bu. Fakat o anda o arabalar, taşıyacağım yükü hafifletecek büyük bir yardım anlamına geliyordu.
Market arabalarından birini alıp yeniden binaya döndüm. Kalan kitapları, kutuları, torbaları ve çerçeveleri dikkatlice içine yerleştirmeye başladım. Göreme'nin korunmasına ilişkin uluslararası kampanyayı anlatan eski çerçeveli afiş de onların arasındaydı. Bir zamanlar duvarımda duran bu çalışma; kültürel mirasın korunması için verilen uluslararası çabaları ve benim yıllardır savunduğum değerleri hatırlatıyordu.
Çerçeveler market arabasının kenarlarına yaslandı. Kitaplar ve poşetler aralarındaki boşluklara yerleştirildi. Birkaç dakika sonra market arabası, yıllar boyunca biriktirilmiş düşünceler, kentler, projeler ve hatıralarla dolmuştu.
Sonra onu yavaşça itmeye başladım. Tekerleklerin kampüsün sessiz zemininde çıkardığı ses eşliğinde fakülte binasından dışarı çıktım. Güneşli bir eylül günüydü. Market arabasında alışveriş torbaları değil; kitaplarım, çalışmalarım, çerçevelerim ve geçmişimin geride kalmış son parçaları vardı.
Bu görüntü bana hüzünlü olduğu kadar sevimli de geliyordu. Bir profesörün yıllar boyunca oluşturduğu akademik birikimin son parçalarını bir market arabasıyla taşıması, hayatın kendine özgü ironilerinden biriydi belki. Fakat bundan utanmak ya da üzülmek yerine mutluluk duydum. Çünkü geride bıraktığımı sandığım şeyleri yeniden bulmuş ve kurtarmıştım. Adem'in küçük bir hatırlatması sayesinde yüküm hafiflemişti.
O gün anladım ki insanın karşısına her zaman büyük çözümler çıkmıyor. Bazen iki candan yardımcı, bazen bir dostun zamanında söylediği tek bir cümle, bazen birkaç siyah torba, bazen de Isı Santrali'nde bekleyen eski bir market arabası yetişiyor yardımına.
Market arabasını arabama doğru sürerken, içindekilere yeniden baktım. Bir gün önce kamyonet geçmişimin büyük bölümünü götürmüştü. Bugün ise geride kalan son parçaları ben topluyordum. Bu kez yalnızdım; ama çaresiz değildim.
Çünkü bazen insan hayatının yükünü büyük araçlarla değil, küçük sevinçlerle taşır.
BÖLÜM 08: Duvardan İnen Şehirler
O sabah önce otomobilimin bagajında kalanları büroma taşıdım. Kutuları ve değerli kitapları, zaten iyice daralmış olan büronun son boşluklarına yerleştirmeye çalıştım. Her yeni kutuyla raflar biraz daha doluyor, geçecek yerler biraz daha azalıyordu.
Neredeyse hiç kullanmadığım mini buzdolabını da odanın ortasına çektim. Bir zamanlar küçük ve önemsiz görünen her eşya, şimdi kaldırılması ve kendisine yeni bir yer bulunması gereken ayrı bir yük haline gelmişti.
Sonra yeniden üniversiteye gittim. Bir gün önce pek çok şeyi taşıdığımız hâlde odamda hâlâ klasörler, çekmecelerde kalmış eşyalar, çerçeveler ve belgeler vardı. Yaklaşık üç saat boyunca hiç durmadan çalıştım. Klasörleri ayırdım; çekmecelerdeki kalemleri, bilgisayar faresini, zımbayı, kulaklıkları ve yıllardır elimin altında duran küçük büro malzemelerini tek tek kutuladım.
Bu küçük eşyaların her biri, gündelik çalışma hayatımın sessiz parçalarıydı. Kalemler kitapların müsveddelerine not düşmüş, bilgisayar faresi yüzlerce sayfa arasında dolaşmış, zımba sayısız ders notunu ve proje belgesini bir arada tutmuştu. Tek başlarına önemsiz görünüyorlardı; fakat bir araya geldiklerinde odadaki çalışma düzenimin izlerini taşıyorlardı.
Sonunda sıra duvarlara geldi. Yıllardır odama kimlik kazandıran Atatürk portresini dikkatlice indirdim. Onu elime aldığımda duvardaki yeri birdenbire büyük ve çıplak göründü. Ardından Monet tablolarını, küçük Prag resimlerini ve çerçeveli diğer hatıraları topladım. Odamın duvarlarında yıllarca Cumhuriyet'in kararlılığı, Monet'nin ışığı ve Prag'ın hüznü yan yana durmuştu.
Şimdi hepsi teker teker duvardan iniyordu.
Fakat indirileceklerin arasında benim için çok daha özel bir çalışma vardı: yönetimimde hazırlanmış olan Gaziantep Bizimşehir Projesi.
Bu proje yalnızca geçmişte tamamlanmış ve rafa kaldırılmış bir çalışma değildi. Bugün hâlâ uygulanmakta, kentin geleceğinde karşılık bulmaktaydı. Onu duvardan indirirken, mesleki emeğin gerçek anlamını yeniden düşündüm. Bir odadan ayrılabilirdiniz; unvanınız kapıdan sökülebilir, kitaplarınız raflardan kaldırılabilirdi. Fakat ortaya koyduğunuz bir proje hayata geçmişse, siz oradan ayrılsanız bile düşünceleriniz kentte yaşamaya devam ederdi.
Gaziantep Bizimşehir Projesi'ni diğer büyük çerçeveler ve planlarla birlikte market arabasına dikkatlice yerleştirdim. Atatürk portresi, tablolar, proje paftaları, kutular ve klasörler yan yana geldi. Market arabası yine dolmuştu.
Onu koridordan geçirip aşağıya indirdim, otomobilime boşalttım ve yeniden yukarı çıktım. Bu yolculuğu tam dört kez tekrarladım. Her seferinde oda biraz daha boşaldı; arabanın bagajı ve koltukları biraz daha doldu.
- Birinci seferde klasörler ve kutular...
- İkinci seferde kitaplar ve büro malzemeleri...
- Üçüncü seferde Atatürk portresi, Monet'ler ve küçük Prag resimleri...
- Dördüncü seferde ise büyük çerçeveler, planlar ve Gaziantep Bizimşehir Projesi...
Market arabasının tekerlekleri fakültenin sessiz koridorlarında dört kez gidip geldi. Bir zamanlar öğrencilerimin ve arkadaşlarımın sesleriyle dolu olan bu koridorlarda şimdi yalnızca tekerleklerin sesi duyuluyordu. Her gidişim bir taşıma işi, her dönüşüm ise odaya biraz daha yaklaşan bir veda gibiydi.
Son yükü de otomobilime yerleştirdiğimde Atatürk'ün portresi arka koltukta, diğer çerçevelerin arasında duruyordu. Bir zamanlar odamın duvarından bana bakan o yüz, şimdi benimle birlikte yeni bir yere doğru yola çıkmaya hazırlanıyordu.
Odaya son kez döndüğümde duvarlar boşalmıştı. Monet'nin renkleri yoktu. Prag'ın küçük sokakları görünmüyordu. Atatürk portresinin bulunduğu yerde yalnızca soluk bir iz kalmıştı. Gaziantep Bizimşehir Projesi de artık duvarda değildi.
Fakat o proje kentte uygulanmaya devam ediyordu.
İşte o anda şunu daha iyi anladım: Bir akademisyenin gerçek odası, dört duvarla sınırlı değildi. Yazdığı kitaplarda, yetiştirdiği öğrencilerde, birlikte çalıştığı insanlarda ve hayata geçen projelerde kendisine çok daha büyük bir yer kuruyordu.
Ben odamın duvarlarını boşaltmıştım. Ama o duvarlarda temsil edilen düşünceleri, kentleri ve Cumhuriyet değerlerini geride bırakmamıştım. Hepsini, market arabasıyla dört sefer yaparak da olsa, yanımda götürüyordum. Üstelik Gaziantep'te uygulanmakta olan bir proje, benim yerime orada kalıyor ve yaşamaya devam ediyordu.
"Bir akademisyenin gerçek odası, dört duvarla sınırlı değildir."
Kitaplarda, öğrencilerde, dostluklarda ve hayata geçen projelerde yaşamaya devam eder.
