Wednesday, November 4, 2009

KOCAELİ DEPREMİ SONRASINDA ARTAN KENTSEL TALEPLERİN BOLU İLİNDE YARATACAĞI POTANSİYEL ÇEVRE SORUNLARI


KOCAELİ DEPREMİ SONRASINDA ARTAN KENTSEL TALEPLERİN BOLU İLİNDE YARATACAĞI POTANSİYEL ÇEVRE SORUNLARI

Doç.Dr. Mehmet Tunçer Yrd.Doç.Dr. Arda Yalçuk
1Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü, Gölköy-BOLU
2Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü, Gölköy-BOLU
mehmettuncer56@gmail.com, ayalcuk2001@hotmail.com

Özet
Bu çalışmada; 17 Ağustos 1999 tarihinde, Kuzey Anadolu Fay (KAF) Hattının Adapazarı, Kocaeli, Gölcük segmenti üzerinde meydana gelen, Richter ölçeğine göre Ms=7.4 manyitüdünde ve yaklaşık 45-50 saniye süren deprem sonrasında Düzce ve Bolu İlinde oluşan çevresel ve kentsel baskılar incelenmiştir. Deprem sonrasında özellikle konut, sanayi, depolamalara ilişkin talepler Kocaeli Bölgesi dışına yönlenme ve bunun sonucunda özellikle hazırlıksız ve plansız yakalanan Bolu İlinde çevresel sorunlar ve bu çevresel sorunların giderek artması ile İl ve kent ölçeklerinde önleyici önlemlerin alınması incelenmiştir. Amaç; Düzce ve Bolu’da geleceğe yönelik potansiyel çevre sorunlarının tahmini ve alınması gerekli önlemlerin belirlenmesidir.
Anahtar Kelimeler: Bolu, Düzce, Marmara Depremi, Sektörel Gelişme, Sanayi, Çevre Sorunları, Çevre Düzeni Planı
1.Giriş
Marmara Depremi, Bölgenin tamamı ile KAF’ın doğu yönündeki uzantısında yer alan Düzce ve Bolu gibi şehirleri etkilemiştir. Deprem sonrasında, konut, sanayi, depolama vd. kentsel talepler, TEM otoyolu ile doğrudan metropoliten kentlerle bağlantılı Düzce ve Bolu gibi kentlere yönelmiştir. Özellikle, Düzce İli’nin “Kalkınmada Öncelikli İl” olarak ilan edilmesi ile bu İl’de sanayi gelişmesinin Bolu İli’ne oranla daha fazla olduğu saptanmıştır. Bolu İli; genel bir ifade ile 1970-1990 döneminde Türkiye ortalamasından daha az bir büyüme hızı göstermiştir. 1990 – 2000 Arasında ise bu gelişmenin İl olarak ilan edilen Düzce’ye yöneldiği, Bolu’da ise bu gelişmenin oldukça az olduğu gözlenmektedir.
Anılan dönemde Türkiye’de yıllık ortalama toplam istihdam artış hızı 0.020 iken, bu değer Bolu ili için 0,015 olarak gerçekleşmiştir. Bolu İli’nin aynı dönemde; Türkiye ortalamasından daha fazla işgücü artışı gösterdiği sektörler, EGS (Elektrik, Gaz, Su), Mali Kurumlar ve Toplum Hizmetleri olmuştur. Bu gelişme, kamu kesimi istihdamından kaynaklanmıştır. Diğer yandan, İnşaat Sektörü işgücü artışı Türkiye ortalaması ile aynı olup İmalat Sanayi ise Türkiye ortalamasına çok yakındır. Değerler, kamu kesiminin hizmetler, özel kesimin ise başta imalat sanayi olmak üzere üretime dönük faaliyetlerde yatırım yaptığını göstermektedir.
En büyük gelişme Bankacılık Sektörü’nde görülmektedir. Bu sektörü Ticaret, İnşaat, Toplum Hizmetleri ve İmalat Sanayi izlemektedir. Bolu İli 1970 - 1990 dönemi toplam işgücü artış endeksi ise 1990 yılı itibarı ile 134 olarak bulunmaktadır .
Bolu ili, 1970-1990 döneminde Batı Karadeniz Bölgesi (BKB) illerinden daha fazla işgücü büyümesine sahip olmuştur. 1970-1990 döneminde Bolu’da imalat sanayi, Bölge’den daha hızlı gelişmiştir. Buna karşılık, tarım sektöründeki büyüme BKB ortalamasının altındadır. Öte yandan, Ulaşım-Haberleşme-Depolama (UHD) servisi dışında servis sektörü olarak adlandırılabilecek tüm kentsel hizmet sunumlarında Bolu İli endeksleri bölge değerlerinden yüksek çıkmıştır. Bu durum, Bolu ili’ nin BKB’ ye göre ekonomisini çeşitlendirdiği ve yer aldığı Bölge’den daha hızlı büyüdüğü biçiminde yorumlanmaktadır.
2.Materyal ve Metod
Bu çalışmada, Bolu ve Düzce İllerine ilişkin çevresel veriler, sosyo ekonomik veriler, nüfus verileri ve Organize Sanayi Bölgelerine yönelik istatistikî veriler kullanılmıştır. Ayrıca, son yıllarda yapılmış üst ölçekli planlama çalışmaları raporları ve plan hükümlerinden yararlanılmıştır.
1/100 000 Ölçekli Planlar, ülkemizde bir “Alt Bölge” planlaması olarak “STRATEJİLER”, “MAKRO HEDEF ve KARARLAR” içeren bir planlama ölçeğidir. Bu plana diğer tüm planların “ANAYASASI” olarak bakılabilir. Bolu İli Çevre Düzenlemesi Planlama çalışmaları 1998 yılında başlamış, Ağustos 1999 Marmara ve Kasım 1999 Düzce depremlerinin verdiği büyük hasar ve yıkım sonrası iki yıl kadar duraklamıştır. Deprem sonrası Bolu ve Düzce ayrılarak iki ayrı il haline getirilmiştir. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından bütünleşik başlayan İl Çevre Düzeni planlamasının iki ayrı il olarak ayrılması istenmiştir (Plan 1).
Bolu İli Çevre Düzeni Planı (2020) Kararları ve Uygulama Hükümleri (1/100 000) Raporunda Çevre Düzeni Planı’nın amacı ;
• İl’in planlama hedef ve stratejilerini belirlemek,
• İl’in doğal, tarihsel ve kültürel değerlerini koruyarak; farklı sektörlerin gelişme hedeflerini, sürdürülebilirlik bağlamında sağlıklı bir çevrede geliştirmek,
• Alt ölçeklerde hazırlanacak her türde fiziksel planlara girdi olacak planlama kararlarının temelini oluşturmak,
olarak belirlenmiştir.



3. Sonuçlar ve Tartışma
3.1. Bolu İli Nüfus Gelişimi, Çevre ve Sanayi İlişkilerinin İncelenmesi
Bolu’da 1935-1997 yılları arasında toplam nüfusun 2.27 kat artarak 553022’ye ulaştığı görülmektedir. 1935’de kent nüfusunun toplam nüfusa oranı %11,5 iken, bu oran 1997’de %48’e yükselmiştir. 1935-1950 arasında kent nüfusunun toplam nüfusa oranı %11,5 ile sabit seyrederken, 1960’da bu oran %16’ya, 1970’de %21’e 1980’de %24’e, 1990’da sıçrayarak %38’e ve 1997’de %48’e yükselmiştir.
1983 yılında E5 karayolu üzerinde 73 hektar alanda kurulan Organize Sanayi Bölgesi’nin (OSB) yapılmasından sonra verimli tarım alanlarının elden çıkmaması, ortak filtre tesislerinin kurulması ve alt yapı tesislerinin bulunması gibi avantajlar sağlanmıştır. Organize Sanayi Bölgesi; Bolu İl Özel İdaresi, Bolu Belediyesi, Bolu Ticaret ve Sanayi Odası tarafından Sanayi ve Ticaret Bakanlığının kredi desteği ile kurulmuştur. Üzerinde 61 adet parsel mevcuttur. Kurulu olan 51 adet fabrikanın 46 adedi faal olarak çalışmaktadır.
Bölgede, ahşap, metal, elektrik, yağlı soya, makine, pancar temizleme, cam, plastik doğrama, kimya, poliüretan ve giyim sektörlerinde faaliyet yürütülmektedir.
Bölgede yaklaşık 2.400 kişi civarında işçi istihdam edilmekte olup, toplam istihdam kapasitesi 4.000 kişi civarındadır. OSB’nin tamamıyla dolmamış olmasına rağmen, bazı sanayiler tarım arazileri üzerinde yer seçmekte ve çevresel sorunlar yaratmaktadır.
1999 depreminden sonra yapılan 2000 genel nüfus sayımına göre, Bolu İli’nin dışarıya verdiği göçün aldığı göçten fazla olduğu, yani net göçün (-%10) dolayında olduğu görülmüştür. 2007 yılında gerçekleştirilen Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS)’nin sonuçlarına göre ise, yurt genelinde nüfusu hiç artmayan hatta bir miktar azalan tek İl olan Bolu’nun bazı köylerinin nüfusu ise ilçe nüfuslarını geçmiştir. 2000 Nüfus sayımında 270 bin 650 kişi olan Bolu nüfusu, 2007 sayımında 270 bin 417 olarak açıklanmıştır. Bolu nüfusu ülke genelinde azalan tek il olmuştur. Bu bağlamda; İlin çevre sorunlarında da değişim izlenmiştir. Bu sorunlar aşağıda kısaca irdelenmiştir.
a. Su Kirlilikleri: Bolu ovasını baştanbaşa kateden Büyüksu ve kolları ile geniş yayılım gösteren yeraltı suyu, tarımsal sulama için yapılmış Gölköy Barajı ile pek çok kaynak bulunmaktadır. Ayrıca çalışma alanı dışında Abant, Gölcük ve Yedigöller gibi rekreasyon alanları vardır. Bunlardan Abant, Büyüksuyu beslemektedir.
Bolu Ovasında Organize Sanayi Bölgesi dışında, çeşitli yerlerde yer seçen gıda sanayi ağırlıklı (tavukçuluk, patates vd) fabrikalar, ya doğrudan ya da yan dereler vasıtasıyla dolaylı olarak atıklarını Büyüksu Deresine bırakmaktadır. Bolu şehir kanalizasyonu da Büyüksuyu önemli ölçüde kirletmektedir. Bunlara ek olarak Çimento Fabrikasının bacasından çıkan duman ve çimento tozları çevreyi büyük ölçüde kirletmektedir.
Bolu ili kanalizasyon şebekesi inşaatı 1980 yılında tamamlanmış olup yaklaşık uzunluğu 350 km’dir. Kentin doğu ve batı yakasından toplanan atıksu 1000 mm. çapında iki ana kollektör ile Büyüksu deresine deşarj edilmektedir. Ayrıca Karacasu Belediyesinin atıksuyu da  400 mm. çapında ayrı bir kollektörle aynı bölgede Büyüksu’ya verilmektedir. Arıtma tesisi yeri Bolunun güneyinde Karacasu Köyü yolu üzerindedir.
2005-2006 yıllarında kirliliğe maruz kalmış su kaynakları ve kirlenme nedenleri aşağıdaki Tablo’da özetlenmektedir.
Tablo 1. Su Kaynakları ve Kirlenme Nedenleri
Kirlenme Nedenleri
Su Kaynağı Evsel Sıvı Atık Evsel Katı Atık Sanayi Atık Zirai Atık
Büyüksu Deresi X X X X
Mudurnu Deresi X X X X
Ulusu Deresi X X X X
Mengen Çayı X X X X
Göynük Çayı X X X X

Atık sulardan kaynaklanan kirlilik nedenleri aşağıda verilmektedir .
1. Kanalizasyon şebekesinin yetersiz olması,
2. Evsel nitelikli atıksuların yerleşimde yeterince arıtılmaması,
3. Küçük sanayilerde toplu arıtmanın mümkün olmaması,
4. Fosseptik çukurlarının sağlıklı bir şekilde inşa edilmemesi ve bu atıkların vidanjör ile gelişigüzel yerlere boşaltılması,
5. Zirai mücadele ilaçlarının kontrolsüz kullanımı.
Atıksuların alıcı ortamda oluşturduğu sorunlar ise; suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerinde değişiklikler göstermesi, haşere ve zararlı canlıların üremesine neden olması, alıcı ortamdaki canlı hayatını tehdit etmesi olarak sıralanabilir.
Bu bağlamda sorunlara tedbir olarak, kanalizasyon şebekesinin yapılması ve yenilenmesi, yerleşim merkezinde fosseptik kullanımı, endüstriyel atıkların arıtmaya tabi tutulması, yeterince sık denetim yapılması, işletmelerin SKKY, (2004)’e göre deşarj limitlerinin sağlanarak iznin alınması sıralanabilir. Bolu Belediyesi tarafından 2007-2008 yılında yapılan uygulama ile, Su Kirliliğini Kontrol Yönetmeliği doğrultusunda fabrikaların pis su atıklarının ana sisteme bağlanmıştır. Böylelikle Büyüksu deresi ve benzer bir çok derenin de kirliliğine önemli ölçüde çözüm sağlanmış olacaktır.
Organize Sanayi Bölgesinin altyapısı kapsamında, kanalizasyon, yağmur suyu, içme suyu ve yolları tamamlanmış, asfalt kaplaması yapılmıştır. Organize Sanayi Bölgesinde, parsel tahsisleri aşamasında çevresini ve doğayı kirletici, kimyasal atık içeren tesislere yer verilmemiştir.
b. Hava Kirliliği: 2006 yılı sonu itibariyle Bolu İl sınırları içinde kurulan 40 adet sanayi kuruluşu içinde arıtma tesisine sahip olanlar 13 adettir. Bacadan emisyon iznine sahip olan kuruluş sayısı ise 12 tanedir. Bu sonuçlar sanayi kuruluşlarının yaklaşık % 33 kadarının çevre kirliliğini azaltıcı yönde faaliyetlerini sürdürmediğini göstermektedir. Şekil 1 il sınırları içinde faaliyet alanına göre tesis sayısını göstermektedir.
Grafik 1. 2006-2007 Faaliyet Raporuna Göre Sektörlerde Tesis Sayısı Değişimi

2006-2007 kış sezonunda Bolu ili Hava Kirlilği açısından 1. Grup Kirli iller arasında yer almıştır. Bu kirliliğin azaltılması amacı ile kaliteli kömür kullanımı yaygınlaştırılmaya çalışılmış ve Çevre Orman İl Müdürlüğü tarafından kontroller sıklaştırılmıştır. Bu kirlilğin azaltılmasında en kesin çözüm ise; ile Doğalgazın getirilmesi olduğu düşünülmüş ve doğalgaz boru hattı ihalesine girilerek ilk girişimlerde bulunulmuştur.
c. Katı Atıklar:
Bolu ili katı atıkları gözönünde bulundurulduğunda (2005-2006) nufusun 84 000 olduğu ilde kişi başına düşen ortalama katı atık miktarı 1.90 kg/gün’dür. Toplanan ortalama katı atık miktarı 159 ton/gün olmaktadır. Atık kompozisyonunun % 40’ı organik, % 21 plastik, % 13 cam, % 6 kağıt vs. oluşturmaktadır. Mevcut bertaraf yöntemi düzensiz depolama olup, 2007 yılında düzenli depolama sahasının faaliyete geçmesi ile modern bir tesise kavuşmuştur. Bu tesis sayesinde çöplerin yakılarak enerjiye dönüşmesi sağlanmaktadır.
3.2. Düzce İli Sektörel gelişme Eğilimleri
Düzce,1999 yılında yaşanan depremlerin yıkıcı etkisini yaşamış ve aynı yılın sonunda il statüsüne geçmiş olması nedeniyle kent yaşamı büyük değişikliğe uğramış bir ildir. Özellikle Düzce-Kaynaşlı merkezli ikinci deprem İl'in sanayini, fiziki hasar ve kapanan işyerleri dolayısıyla üretim kayıplarına ve yüksek oranda işsizliğe sebep olarak etkilemiştir. Merkez nüfus deprem öncesi 80.000 civarındayken deprem sonrasında 60.000'lere kadar düşmüştür. Ancak hızla göç alan bir il olarak Düzce'nin çok yakın zamanda nüfusunun artacağı kaçınılmaz görülmektedir.
Depremlerde irili ufaklı; 3.837 işyeri yıkılmış 2.573 işyeri orta hasarlı, 1.606 işyeri ise az hasarlı olup toplam 8.016 işyeri hasar görmüştür. Ayrıca 350 adet büyük ve küçük sanayi kuruluşu depremde hasar görmüştür.
Düzce, Cumayeri, Gölyaka, Gümüşova ve Çilimli İlçe merkezleri ile Kaynaşlı, Konuralp, Beyköy ve Boğaziçi Beldelerinden oluşmaktadır. Kentsel faaliyetlerin en fazla gelişeceği ve çeşitleneceği, Düzce İli’nin 2020 yılı tahmini nüfus büyüklüğü 235 000 kişi düzeyindedir. Kuşkusuz bu değer demiryolu gibi dış etmenlerin gerçekleşmesinde de bir ölçüde bağlıdır.
Düzce, 5084 Sayılı Teşvik Kanunu’nun yayımlanması ile birlikte kapsama giren illerin arasında coğrafi olarak en avantajlı il niteliğiyle derhal ön plana çıkmış, yatırımcıların yoğun ilgisi ile karşılaşmıştır. Düzce’nin en önemli avantajı iki büyük Metropolün ortasında yer almasıdır. Bu yakınlık dahi tek başına büyük bir avantajdır. Zaten Teşvik Kanunu kapsamında olması nedeniyle tercih sıralamasında ilk sırada yer almasının nedeni budur. Düzce yatırım taleplerini en verimli şekilde değerlendirmiş ve özellikle iç krizlerden etkilenmeyecek şekilde, ihracata yönelik çalışan firmaların yatırımlarına öncelik verilmesine özen göstermiştir.
Düzce Organize Sanayi Bölgesi 1996 yılında 173 hektar alana kurulmuş ve bunlardan 63 adet Sanayi Parseli planlanmıştır. Şu anda 1.OSB de 60 civarında fabrikaya tahsis yapılmıştır, bu fabrikalardan 26 adedi faaliyet geçmiş,12 adedinin ise inşaatı bitmiş durumdadır. Geriye kalan fabrikaların inşaatı hızla devam etmektedir. 1.OSB nin tamamı faaliyete geçtiğinde yaklaşık 7-8 bin kişi istihdam edilmiş hale gelecektir. Düzce OSB ‘de toplam 22 farklı sektörde 66 firmaya yer verilmiştir. Teşvikten sonraki yoğun talep, ikinci bir OSB kurulması ihtiyacını ortaya çıkarmış ve Bakanlık tarafından tescili yapılan II. OSB’nde çok kısa bir sürede tahsis yapılacak yer kalmamıştır. 5084 sonrası Düzce OSB Bölgesine çeşitli sektörlerde 376 firma yatırım yapmak üzere müracaat etmiştir. Düzce II. OSB için 2004 yılında yer seçim çalışmaları tamamlanmış 2005 yılında Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı’nca tescil işlemleri tamamlanarak 81 hektarlık alana kurulmuştur. 10 Adet sanayi parselinin yatırımcılara tahsisleri tamamlanmıştır. Organize Sanayi Bölgeleri dışında da çok önemli yatırımların önemli bir bölümü faaliyete geçmiş durumdadır.

5084 Sayılı Teşvik Kanunu’nun Getirdiği Avantajlar:
• Yatırımcılar istihdam ettikleri işçilerin maaşlarından kesilen Gelir vergisi en az 30 işçi istihdam etmeleri koşuluyla % 100 muaftır.
• Yatırımcılar istihdam ettikleri işçilerin SSK işveren payın en az 30 işçi istihdam etmeleri koşuluyla % 100 muaftır.
• Yatırımcılar en az 30 işçi istihdam etmeleri halinde % 20, ve her ilave işçi için %0,5 puan ilave olarak en fazla % 50 oranında Elektik indirimi bulunmaktadır.
• Yatırımcılar en az 30 işçiyi 5 yıl süre istihdam etmeleri halinde Bölgemizde arsa bedeli alınmadan bedelsiz arsa tahsisi yapılmaktadır.
• Teşvik belgesi alınması halinde % 100 KDV indirimi ve Gümrük vergisi İndirimi.
• KOSGEB Proje, nitelikli eleman, fuar, gibi destekleri.
• Yerel Yönetimler ve Meslek Odalarından danışmanlık ve teknik destek
• Eğitim Kurumlarından nitelikli ve ara eleman yetiştirilmesi
Bir geçiş noktası olması bakımından ulaştırma sektörü yabana atılamayacak düzeydedir. Bunun getirdiği mal ve insan taşımacığı hizmeti önemli yer tutar. Karayolu üzerinde taşımacılık sektörünün hizmet alacağı tesis sayısı yoğundur. Otobanla birlikte son yıllarda bunu da tek geçiş olması ve mesire yeri özelliğini taşıması bakımından önem arz etmiş ve daha da yoğunluk kazanmıştır. Bu faaliyet ile hiç azımsanmayacak kadar ekonomik girdi sağlamaktadır.

Tablo 2: Düzce Kentsel Gelişme Alt Bölgesi Temel Nitelikleri
NÜFUS (2020) DÜZCE KENT. GELİŞME ALT BÖLGESİ (*) KENTSEL ALAN (2020) ÖNGÖRÜLEN TEMEL NİTELİK VE EYLEMLER
TOPLAM 360.641 * Tüm kentsel sektörlerde uzmanlaşma
KENTSEL 234.694 2 882 ha. * Sanayi sektöründe görece gelişmişlik
KIRSAL 125.948 * Melen Çayı su koruma kuşağına ve sulanabilir alanlara azami özen
KENTSEL ORAN 42,0%
(*) Düzce, Cumayeri, Gölyaka, Gümüşova, Çilimli Kaynarlı, Konur alp, Bey köy ve Boğaziçi beldelerinden oluşur.

3.3. Gelecekteki Ekonomik Yapıya İlişkin Değerlendirmeler
Ekonomik Temel Kuramı kullanılarak yapılan değerlendirmelerde, Bolu İli’nde planlama döneminde (2020 Yılında) sektörel işgücü kompozisyonunda değişiklikler olacağı ortaya çıkmaktadır. 1990’larda Tarım, Toplum Hizmetleri ve İmalat Sanayi olarak beliren en büyük üç sektör sıralaması, 2020 yılında Tarım, Ticaret/Turizm ve İmalat Sanayi olarak değişecektir.
Grafik 4. Plan Döneminde Sektörel İşgücü Kaymaları

2020 yılında, Tarımın istihdam içindeki payı % 66’lardan % 41’lere düşecektir. İl’in orman kaynaklarının varlığı, verimli ovalardaki sulama projeleri ve endüstriyel bitki üretimi, kümes hayvancılığı gibi ülke ölçeğindeki uzmanlaşmalar ve nihayet erişilebilirliği az olan alanlardaki sektörün alternatifsizliği, tarımı ön plana çıkarmaktadır.
Ticaret/Turizm sektöründeki gelişme çok doğal karşılanmalıdır. Ticaret, Bolu’nun 1970 -1990 dönemi eğilimlerine bakıldığına da önemli bir sektörüdür. Bu sektörün, yeni ulaşım bağlantıları ile daha da gelişeceği ve iki büyük metropolle ilişkisini daha da kuvvetlendireceği açıktır.
Öte yandan Bolu, eşsiz güzelliklerini, çevreyi koruyarak turizm sektörüne hafif yapılanmalarla sunabilecektir ve potansiyelini daha etkin biçimde harekete geçirecektir.
İmalat sanayindeki gelişmeler de özellikle metropoliten kökenli sanayinin yer seçme eğilimleri ile İl’deki yerel yatırımcıların davranışları, böyle bir gelişmeyi nedenleyecek niteliktedir.
3.4. Sanayi ve Kentsel Gelişmeler Karşısında Çevre Sorunlarının Önlenmesine Yönelik Üst Ölçekli Plan Kararları ve Öneriler
1/100 000 Ölçekli Bolu İli Çevre Düzeni Planı’nda ilke olarak tüm sanayi girişimlerinin örgün ve organize sanayi alanlarında geliştirilmesi kararı yer almaktadır. Yer seçiminde tarım alanlarından kaçınılması önem taşımaktadır. Ankara’ya su temini projesinde kullanılacak olan “Işıklar Barajı Koruma Kuşağı” nda, özellikle sanayi tesislerinin yer almamasına özen gösterilmelidir. Atık sularını herhangi bir arıtma tesisine boşaltmayan mevcut tesislerin üretimlerine devamı için teknoloji yoğun ileri atık su arıtma tesisleri kurmaları şartı aranmalıdır.
Bu alanlarda, 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Yasası” ve 26.09.1995 tarih ve 22496 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği” uygulanmalıdır.
1. Sanayi yeri istemleri; gerektiğinde, planın ilkesel koruma kararlarını desteklemek amacıyla mevcut sanayi ve/veya organize sanayi bölgelerine yönlendirilecek, sanayi planlama alanlarında değerlendirilecektir (1/100 000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Mad. IV.1.8)
2. Olası istemleri bu plan koşulları uyarınca irdelemek, değerlendirmek ve kirletici sanayi türlerini denetim altına almak amacıyla; ilgili kurum ve kuruluşların görüşü doğrultusunda ve doğal eşikler dikkate alınarak ihtisaslaşmış sanayi bölgelerinin gerçekleşmesi, denetim düzeninin ve çevresel önlemlerin ayrıntılı olarak belirlenmesi sağlanacaktır. (ÇDP/ Mad. IV.1.9)
3. Mevcut organize sanayi bölgelerinde doğması olası çevre kirliliği sorunlarını önlemek amacıyla bu bölgelerde arıtma tesisi yapma zorunluluğuna ilişkin kararlar oluşturulacaktır. (ÇDP/Mad. IV.1.10)
4. Organize sanayi bölgelerini destekleyecek küçük ve orta ölçekli sanayi bölgelerinin oluşturulması sağlanacaktır ÇDP/ (Mad. IV.1.12)
5. Kentsel Gelişme Bölgesi’nde, henüz kullanıma açılmamış sanayi alanlarında, sanayinin ileri teknolojiye yönelmesi teşvik edilecek; sanayi ve yerleşimlerin belli noktalarda aşırı yığılmayı önlemeye ilişkin kararlar, yeni konut dışı kentsel kullanım alanları oluşturularak desteklenecektir. Mevcut sanayi alanlarının sağlıklılaştırılması, çevre kirliliğini önleyici önlemlerin alınması ve arıtma tesisleri oluşturulması zorunludur (ÇDP/Mad.IV.1.21)
6. İçme ve kullanma suyu kaynağı olarak belirlenmiş kaynakların kullanımı ile ilgili olarak “Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği” hükümlerinin “1/100 000 ölçekli Bolu İli Çevre Düzeni Planı’na ve Uygulama Hükümleri”ne aykırı olmayan hükümleri geçerlidir. Bu su kaynakları çevresindeki her türlü yapılaşma için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ nün görüşünün alınması zorunludur (ÇDP/Mad. V.13)
7. Turistik tesislerin, kamu eğitim ve dinlenme tesislerinin ve toplu olarak gerçekleştirilecek konut yerleşmelerinin pissuları, varsa pissu şebekelerine bağlanacaktır. Pissu şebekesi olmayan yerlerde atık su arıtma sistemi kurulması ve işletilmesi zorunludur. Atık su % 90 oranında arıtılmadan deşarj yapılamaz ve söz konusu arıtma sistemi gerçekleştirilmeden yapı kullanma izni verilemez (ÇDP/Mad. V.16)
8. Çevre Düzeni Planı sınırları içerisinde Atık Yönetim Planı çalışmaları, ilgili Bakanlıklar, Valilik ve Belediyeler tarafından tamamlanarak işlemler buna göre yürütülecektir. Mevcut vahşi katı atık depolama sahaları bu yönetim planı dahilinde rehabilite edilecektir (ÇDP/Mad. V.19)
Küçük sanayi sitelerinin arıtma tesisine sahip olmaları desteklenmeli, yerleşme büyüklüğü açısından bu olanaksız ise sitelerin, beldelerin pis su arıtma tesisine ivedilikle bağlanması zorunluluğu getirilmelidir.
Bu alanlarda, 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Yasası” ve 26.09.1995 tarih ve 22496 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği” uygulanmalıdır.
9. Kanatlı ve diğer hayvan üretim tesislerinin yoğunlaştığı alanlarda, alt ölçekli planlar yapılırken ilgili kurum ve kuruluşların katılımıyla bu tesisler için vahşi atık depolama alanları belirlenecektir (ÇDP/Mad. V.20).





KAYNAKLAR
Bolu İli Çevre Düzeni Planı (1/100 000) (Bolu İli Ekonomik, Sosyo-Kültürel, Mekânsal Gelişme Deseni Planlaması), Plan Raporu ve Plan Hükümleri, 2007, (UTTA & Semra Kutluay Planlama Bürosu İşbirliği)
Düzce Kentsel Gelişme Alt Bölgesi 1/100 000, 1/25 000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı (Bolu Valiliği Bayındırlık İskân Müdürlüğü/Düzce Valiliği)
Sanayi, Tarım, Turizm Ve Üniversite Kenti Düzce, Anadolu Sohbetleri, Büyük, M. 2008.
Düzce İli Sanayi Verileri 2008, Düzce İli Sanayi Ve Ticaret Odası.
Bolu İli Sanayi Verileri 2008, Bolu İli Sanayi Ve Ticaret Odası.
Bolu Ve Düzce Sanayi Ve Ticaret Odası Faaliyetleri, 2007-2008, Pps Sunum.
Bolu Ve Düzce Sanayi Ve Ticaret Odaları Kapasite Raporları.
Düzce Organize Sanayi Bölgesi Bilgilendirme Toplantısı Raporları (2007), Düzce Organize Sanayi Bölgesi Müdürlüğü
TUNÇER, M., 2000, “Geleceği Planlamak”, Dünya Şehircilik Günü 24. Kolokyumu, TMMOB Şehir Plancıları Odası, İzmir İleri Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Ve Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Şehir Ve Bölge Planlama Böl. :“Gelecekte Planlamanın Kurumsal Yapısı” Sunulan Bildiri : “TÜRKİYE‘DE BÖLGE, KENT PLANLAMASI VE KENTSEL TASARIM UYGULAMA SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİNE YÖNELİK BAZI GÖRÜŞLER”. TMMOB Şehir Plancıları Odası. Kasım 2001, Leda Ajans, Ank.


PLAN 1: BOLU 1/100 000 ÖLÇEKLİ ÇEVRE DÜZENİ PLANI

Wednesday, October 21, 2009

ULUSAL DEPREM SEMPOZYUMU BOLU - 2009



ULUSAL DEPREM SEMPOZYUMU BOLU 2009

Prof. Dr. Mehmet Tunçer
Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Başkanı

12 Kasım 1999 Depremi, bölgenin tamamı ile Kuzey Anadolu Fay hattının doğu yönündeki uzantısında yer alan Düzce ve Bolu gibi şehirleri önemli ölçüde etkilemiştir. Bolu depremde can kaybı olarak az sayılabilecek bir kayıp vermesine rağmen, yıkılan ve ağır hasarlı yapı sayısı açısından önemli hasar olmuştur. Deprem sonrasında Afetzede Yerleşim Alanı belirlenmiş ve yakın çevredeki afetzede hak sahipleri bu kesime yerleştirilmiştir.
Deprem esnasında ve hemen akabinde Türk Kızılay’ının çabaları ile yüzlerce kişinin hayatı kurtulmuş ve kurulan çadır kentlerde yaşamlarını devam ettirme olanağı bulmuşlardır.
Türk Kızılayı, savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeksizin yardım etmek arzusundan doğmuştur.
• Kuruluş tarihi: 11 Haziran 1868
• İlk adı “Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti”.
• Bir sonraki adı “Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti”.
• Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK, 1935 yılında Cemiyete “KIZILAY” adını vermiştir.
Bu özellikleriyle Türk Kızılayı, ülkemizin en köklü “Sivil Toplum Kuruluşudur.” Afet durumunda, Bolu Kızılay’ın kurduğu çağdaş Afet Müdahale ve Lojistik Merkezi’nden afet ambarlarındaki mevcutlardan ihtiyaç sahiplerine yardım malzemesi verilecektir.
Afetlere ilişkin uluslararası çabalar, 1994 Yokohama Konferansı, 2000 yılında BM’in bir yeni organ (ISDR: Afetleri Azaltma Uluslararası Stratejisi) oluşturması ve bu organ eliyle 2005 Kobe Konferansı ve HYOGO Eylem Planı’nın (2005-2015) yürütülmesi ile sürmektedir. Ana fikir, olası afet öncesinde risklerin azaltılmasıdır. ISDR bu plan çerçevesinde ulusal yönetimlere önerilerde bulunmakta, pek çok ülke yeni politikanın gereklerini ödünsüz yerine getirmektedir. Bildirge ve programlara onay vererek katılmış olmasına karşın, Türkiye gereken düzenlemelere henüz geçememiştir .
Abant İzzet Baysal Üniversitesi, depremden korunma ve depremin zararlarının azaltılması konusunda planlama yapmak, bilgilendirici afişler asmak, broşürler dağıtmak, eğitimler vermek ve tatbikatlarla desteklemek ve halka bilgilendirme çalışmaları yani konferanslar, sempozyumlar düzenlemenin deprem etkilerinin azaltılmasında faydalı olacağını düşünmektedir. Planlamakta olduğumuz Sempozyumda; tamamen bilimsel olarak konunun ele alınması ve konunun uzmanları tarafından tartışılması hedeflenmektedir. Bu amaçla 2007 yılında “Deprem Yapılarımız Önlemler” başlıklı Konferansı, 11-12 Kasım 2009 tarihinde de Ulusal Deprem Sempozyumu ve Paneli düzenlenmiştir.

Ayrıca, deprem sonrasında yapılan “Bolu İli Merkezi Deprem Tehlikesi Analizi” çalışması ile de Bolu’da yakın ve uzak gelecekteki deprem olasılıkları üzerinde bilimsel yaklaşımlar geliştirilmiştir.

Mevcut kent dokusunun ve imarlı /imarsız yapılaşmaların niteliği ve alınması gerekli önlemler hakkında da yerel ve merkezi yönetimin yürüttüğü çalışmalar bulunmaktadır. Ancak, 1984 tarihli Bolu Kenti Nazım ve Uygulama İmar Planlarının ının güncelliğini yitirdiği ve yeni bulgu ve gelişmeler doğrultusunda yeniden ele alınması gerektiğini söyleyebiliriz. Ülkemizde; afetlerin yalnızca yapılarla ilgili olduğu anlayışı saplantı haline gelmiştir. Oysa kentsel risk azaltma, yani ‘sakınım’ çalışmalarının kapsamı, parsel sınırlarının çok ötesinde, kentte çok yönlü ve etkileşimli fiziki/sosyal/ekonomik sistemleri ilgilendirmektedir. Bu nedenle yalnızca ‘yapı denetimi’, afet önlemede yeterli olamamaktadır. Sürekli deprem riski altında bulunan Bolu İli’nde aslında yapılması gereken pek çok görev bulunmaktadır. Öncelikle yaygın olarak bilinen yanlışlara bilim insanları olarak açıklama getirmek gereklidir .
Yaygın yanlış ve inançlar arasında aşağıdakiler sayılabilir;
• Betonarme binalar depreme dayanıklı değildir.
• Zemin iyi ise bina depreme dayanıklıdır.
• Beton kalitesi iyi ise o bina depreme dayanır,
• Müteahhitler demirden ve betondan çalıyor!
• Yönetmeliklerimiz yeterli değil!
Aslında sorunumuz bilgisizlik, denetimsizlik ve vurdumduymazlıktır! Çelik ve betondan yapılmış her bina betonarme değildir! Kadrosuz ve laboratuarsız inşaat mühendisliği bölümleri açılması ve Yeni mezun kişilere yetki verilmesi çok yanlıştır. Yapım aşamasında da etkin denetim gerekmektedir. Yapılarda en fazla yapılan hatalar;
• Mimari taşıyıcı sistemlerde yapılan hatalar,
• Donatı detaylarında yapılan hatalar,
• Yapım aşamasında yapılan hatalar,
• Zeminden kaynaklanan sorunlar,
• Projeye uyulmaması ve uygulama hataları,
• Beton kalitesinin düşük olmasından kaynaklanan hatalar.
Deprem Bölgelerinde Uygulanması Önerilen Mimari Planlama Ve Tasarım İlkeleri:
• Deprem felaketini, yeni bir yaşam biçimini oluşturma fırsatı olarak değerlendirip, yok olan yapı stoğunun çağdaş, ekolojik, geleceğe yönelik bir planlama ile yenilenmesi,
• Mevcut yapı stoğunun hasar durumlarına göre envanterlerinin çıkartılması, buna bağlı olarak terk etme / boşaltma, güçlendirme, sağlıklaştırma, yenileme, rekonstrüksiyon şeklinde belirlenecek müdahelerin yapılması,
• Deprem ile ilgili eğitim programlarının hazırlanması ve uygulanması,
• Merkezi yönetim, yerel yönetim, sivil toplum örgütleri, kullanıcı, yatırımcı, yapımcı gibi yapım-yerleşim sürecinde rol alanların yetki ve sorumlulukların yasa ve yönetmeliklerle yeniden düzenlenmesi,
• Ulaşım, iletişim, enerji nakil, kanalizasyon vb alt yapı sistemlerinin üst yapı ile entegre bir şekilde ele alınması,
• Betoanarme dışında daha hafif yapı malzemeleri ve yapım tekniklerinin araştırılması ve geliştirilmesi,
• Yapım ve denetim sorumluluklarının net bir şekilde belirlenmesi ve bu sürecin sigorta sistemi tarafından kontrol edilmesi.
Abant İzzet Baysal Üniversitesi, depremden bu yana I. Derece deprem bölgesi olan Bolu ve çevresinde “Deprem” başlığı altında bilimsel çalışmalar gerçekleştirmekte ve afete hazırlık tatbikatları yapmaktadır. Bu çalışmalara bilimsel bir katkı olmak üzere, 1999 depreminin 10. yılı olan 11-12 Kasım 2009 tarihinde “Ulusal Deprem Sempozyumu ve PANELİ” düzenlenmiştir. “ULUSAL DEPREM SEMPOZYUMU BOLU 2009” başlığı altında düzenlenmiş olan bu Sempozyumun amaçları arasında;

• Ağırlıklı olarak Bolu ve yakın çevresinde deprem sonrasında çevre ve yapı bazında alınmış ve alınmakta olan önlemlerin bilimsel olarak değerlendirilmesi,
• Depreme yönelik olarak kent ve yapı ölçeklerinde yeni bilimsel çalışmaların ve teknolojilerin paylaşılması,
• Bölgeye yönelik olarak yapılmış jeolojik ve jeo-fizik (yerbilimsel) araştırma ve çalışmaların sunulması,
• Jeolojik verilerin değerlendirilerek geleceğe yönelik deprem zararlarının azaltılması amaçlı çalışmaların değerlendirilmesi,
• Farklı meslek disiplinlerinin “Deprem”e yönelik çalışma ve önerilerinin sunulması,
yer almaktadır.
Katkı ve katılımınızı bekliyoruz..

Tuesday, October 20, 2009

ABANT GÖLÜ TABİAT PARKI UZUN DEVRELİ GELİŞME PLANI





ABANT GÖLÜ TABİAT PARKI UZUN DEVRELİ GELİŞME PLANI
Prof. Dr. Mehmet Tunçer – Ekim 2009
AİBÜ Mühendislik Mimarlık Fakültesi – Mimarlık Bölümü Başkanı
(AİBÜ Üniversite Dergisi için hazırlanan yazıdır)

SORU : Sizin daha önce Bolu Çevre Düzeni Planı ve Abant Uzun Devreli Gelişme Planı gibi çalışmalar içinde yer aldığınızı biliyoruz. Hazırladığınız bu çalışmalar arasında önemli bir yer tutan Abant Tabiat Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı’nın amacı ve hedefi nedir?

2001 – 2002 yılları arasında hazırlanan bu çalışmada amaç; 1/10 000 ölçekli “Abant Gölü Tabiat Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı”’nın hazırlanmasıdır. Bu Plan, Koruma plancısı, orman mühendisi, biyolog (flora ve fauna uzmanları), jeoloji mühendisi, peyzaj mimarı, mimarlardan oluşan bir Ekip ile hazırlanmıştır. Bu çalışmada Proje Yöneticisi olarak görev yapmıştım.
Abant Gölü Tabiat Parkı arazi kullanım kararlarının belirlenmesinde, jeolojik ve jeomorfolojik sınırlayıcılar, biyolojik sınırlayıcılar önemli doğal eşiklerdir. Planlamada başlıca hedef; Abant Tabiat Parkı’nda koruma-kullanma dengesinin sağlanarak, göl ve orman ekosisteminin korunması, geliştirilmesi ve bu önemli doğa parçasının gelecek nesillere aktarılmasıdır.
Plan’ın hedefleri arasında; ekosistemlerin devamlılığını sağlayacak şekilde doğal hayat habitatlarının korunması, Göl kenarındaki turbalaşmanın önlenmesi, yaylalardaki düzensiz ve kaçak yapılaşmanın önlenmesi, günübirlik kullanımların denetim altına alınması, çevre kirliliğinin önlenmesi, doğal yaşam ile Tabiat Parkı’ndan faydalanan insanları koruma-kullanma dengesi içinde uyumlu hale getirecek araçların geliştirilmesi, Tabiat Parkı sınırları içinde kirlilik ve gürültü oluşturan araç trafiğinin önlenmesi, otlatma faaliyetlerinin kısıtlanması bulunmaktadır.


Abant Gölü Tabiat Parkı Flora ve Fauna Açısından Önemli Alanlar

SORU: Abant Tabiat Parkı’nda doğal çevrenin korunmasına yönelik planlama kriterleri nelerdir ?

Uzun Devreli Gelişme Planları mutlak koruma, sınırlı kullanım ve kontrollü kullanım alanlarını saptayarak planlama kararları getirirler. Abant için de aşağıdaki planlama amaç, ilke ve kriterleri saptanmıştır;

1. Doğal kaynakların devamlılığının sağlanması; Habitat tahribatına neden olabilecek faaliyetlerin denetlenmesi, mevcut sulak alan ekosisteminin bölümleri olan; su alanları, su kenarı ve su içi bitkileri, tüm yaban hayatı (memeliler, kuşlar, sürüngenler, böcekler, amfibiler vb.) ve bunların habitatlarının korunması,
2. Topografik yapıyı bozucu faaliyetlerin denetlenmesi
3. Su kalitesinin korunması ; Abant Gölü su niteliğinin ve ortamının içme suyu niteliğinde ve kalitesinde tutulması, böylece Göldeki türlerin çeşitliliğinin devamı ve sürdürülebilirliğinin sağlanması,
4. Havza sınırlarının belirlenerek koruma altına alınması; özellikle Bolu-Abant Sapağına kadar (22 km) olan bölge Tabiat Parkı niteliğinde olduğu için koruma altına alınması gereklidir. Tabiat Parkı sınırları genişletilmelidir. Çevre Düzeni Planı yenilenen bu alanda yapılaşma devam etmekte ve ekolojik denge giderek bozulmaktadır.


Abant Gölü ve Yakın Çevresi 1/25 000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı


5. Tabiat Parkı’na olan yoğun kullanım baskısının en aza indirilmesi için önlemlerin alınması, kullanıma yönelik baskının azaltılması,
6. Ormanda flora, fauna ve endemik türlerinin biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması,
7. İnsan yapısı çevrenin (yayla ve turistik tesisler) daha fazla yapılaşmasının önlenmesi, yer yer tasfiyesi ve sağlıklaştırılması,
8. İnsan eylemlerinden ve insan yapısı çevreden kaynaklanan sorunların minimize edilmesi amacıyla gerekli önlemlerin alınması,
9. Mevcut ulaşım ağı dışında yeni yol açılmaması, Göl’de araç ekzoslarından kaynaklanan kurşun kirliliğinin önlenmesi amacıyla Göl çevresinde özel araçlarla dolaşımın yasaklanması ve akülü sistemlerin devreye sokulması,
10. Gölü besleyen su kaynaklarının doğal özelliklerinin devamlılığının sağlanması,
11. Doğa sporlarının desteklenmesi,
12. Geleneksel el sanatları ve diğer faaliyetlerin desteklenmesi,
13. At ve fayton kullanımının düzenli hale getirilmesi,
14. Göle karışan akarsular, yer altı suları ve akiferlerin kirlenmesinin önlenmesi ve denetimi, göle erozyonla ve akarsularla ulaşan toprak, alüvyon ve organik kaynaklı katı atıkların önlenmesi, böylece gölde sazlık, turbalaşma ve dolgu oluşumunun önlenmesi,
15. Yaylalardan kaynaklanan kaçak ve aykırı yapılaşmanın, kirlilik ve diğer görsel, çevresel sorunların giderilmesi,
16. Atıksu arıtma tesisinin kurulması,
17. Yöre halkının ekonomik çıkarları ile arazi kullanım dengesinin kurulması,
18. Yangına hassas kesimlerin belirlenmesi ve her türlü ateş yakılmasının önlenmesi, yangınla mücadele için alt yapının oluşturulması,
19. İdari organizasyonun geliştirilmesi ve uygulanması; Abant Gölü Tabiat Parkı, idari organizasyon planının hazırlanması, ilgili kurum ve kuruluşlarla koordinasyonun sağlanarak, planın uygulanabilirliğinin sağlanması,
20. Tabiat Parkı’nın doğal özelliklerinin devamlılığının sağlanması ile yöre halkının çıkarlarının paralel olduğu konusunda bilinçlendirme programlarının düzenlenmesi, Tanıtım ve bilgilendirme konularında organizasyonların düzenlenerek yöre halkının Tabiat Parkına sahiplenmelerinin sağlanması.




Abant’ta Çevre Sorunları ve Kirlilikler



SORU: Korumayı ve kontrolü sağlamak için Abant Gölü Tabiat Parkı İşletme Biçiminin değiştirilmesi gerektiğinden bahsetmiştiniz. Tabiat Parkı yönetimi ve işletilmesi için önerileriniz nelerdir??

Aradan yaklaşık 8 yıl geçmesine rağmen günümüze kadar halen bazı önlemlerin alınmamış olmasını üzüntü ile karşılıyorum. Özellikle, altını çizerek söylüyorum; Abant Gölü’ndeki kirliliğin başlıca nedenlerinden biri olan göl çevresi taşıt trafiğine kapatılmalıdır. Gerek hava kirleticilerinin nemli ortamda asit olarak göle dönmesi, gerekse göldeki ağır metal kirliliğinin gölü çok kirlenmiş su sınıfına sokacak boyutlara gelmesi, her geçen gün artan trafik yoğunluğuna bir çözüm bulmayı zorunlu kılmaktadır. Günümüzde Abant içerisinde her noktaya, her an denetimsiz olarak araçla ulaşmak olasıdır. Bu durumun önemli çevre sorunları yarattığı saptanmıştır.
Bu sorunlar;

Göl çevresinde denetimsiz trafiğin yarattığı gürültü ve kazalar,
Göle karışan ekzos vd kirlilikler, özellikle hafta sonları piknik yapanların oluşturduğu gürültü, görüntü ve çevresel sorunlar, araçların yıkanmasından kaynaklanan kirlilikler, deterjan kullanımı, atık yağlar vd. kirleticiler Göl’deki yaşama zarar vermekte ve Abant Gölü’nün suyu ile Gölköy Göleti beslenmekte ve Bolu ovasındaki tüm tarım alanları sulanmaktadır.

Planın önerisi; Göl çevresinde şattıl (shuttle) adı verilen ekzos çıkarmayan, gürültüsüz akülü bir sistem oluşturulmasıdır.
Bu sistem, Göl çevresindeki tesislere ve yaylalara hizmet vererek, ulaşımı sağlayacaktır. Göl çevresinde yürüyemeyecek derecede yaşlı, çocuk ve hamilelere, özürlülere hizmet verecek, Giriş kapılarından başlayarak belirli duraklar ve ringlerde servis yapacak, Çevre kirliliği ve gürültü yaratmayacak özel akülü/elektrikli araçlarla ve/veya bu sistem oluşturuluncaya kadar faytonlarla verilecek olan servis hizmetidir.

Hafta sonları ve yoğun turizm mevsimlerinde (bayramlar, yılbaşı, dinlenme tatillerinde) Göl çevresindeki yolda da hizmet verebilir. Göl çevresindeki asfalt yolun özel olarak projelendirilip, kaplaması ve kesiti değiştirilerek, atlı spor, yaya promenadı ve bisiklet yolu olarak düzenlenmesi öngörülmektedir.

At biniciliğinin sadece Planda gösterilen parkurlarda yapılması sağlanmalıdır. Göl çevresindeki yolun düzenlenmesine kadar, hafta sonları, günübirlik yoğun ziyaretçilerin bulunduğu zamanlarda Göl çevresinde dolaşamayacaklardır.
Tabiat Parkı içerisinde bulunan mevcut otel ve gazinolar, çevre kirliliği ve doğal çevrenin bozulmasın neden olmaktadır, bunların katı ve sıvı atıkları denetim altına alınmalıdır. Parkın doğal kaynak değerleri korunmalıdır, bunun için turbalaşma, sazların oluşumu vb sorunlar kapsamlı araştırmalarla irdelenmelidir,


Abant Tabiat Parkı Uzun Devreli Gelişme Planı (1/10 000)

Potansiyel etkisi nedeniyle, Pelitözü Yaylasının tamamı Tabiat Parkı sınırları içine alınmalıdır. Bu kesimde Beşpoyraz Deresine ulaşan küçük derelerin denetim altına alınması Gölde oluşan turbalaşmanın denetimi bakımından önemlidir.

Giriş-Kontrol Noktalarında; tur otobüsleri, minibüs ve midibüsler için otoparklar, tanıtım ve dinlenme noktaları, güvenlik ve diğer ilgili servislerin yer alması planlanmıştır. Tabiat Parkı Giriş Kapıları Özel Projelendirilerek uygulanacaklardır.
Tabiat Parkı sınırları içinin zorunlu durumlar (yangın, cankurtaran vd) ve servis araçları dışında motorlu araç trafiğine kapatılması, Planlamanın önde gelen kararlarındandır.
Tur otobüsleri ve özel araçların Tabiat Parkı dış girişlerinde bırakılması ve iç ulaşımın özel toplu taşın araçları (akülü sistem, çevre kirletmeyen ve gürültü üretmeyen sistemler) ile yapılması başlıca ilkelerden biridir.
Mudurnu Yolu güzergahı var olan başka bir güzergahtan işlemelidir. Yaklaşık 10 yıldır ulaşım sorunları çözümlenememiştir. Tabiat Parkı sınırından Bulanık Yaylasına, oradan Ballıca Doruğundan, Obrukkaya’ya ulaşmakta ve oradan Mudurnu’ya varmaktadır. Bu yolun kalitesinin arttırılması gerekli olduğu belirtilmektedir.
Göl çevresindeki atlı dolaşım yolu, orman tarafında yer alacak ve drenajı ayrıca toplanarak Göle verilmeden bir arıtma sistemine bağlanacaktır. Atların katı atıklarının yere dökülmeden toplanması gereklidir. Bunun için at sahipleri eğitilmelidir. Samat Yaylası girişindeki turbalık alan üzerinde yer alan binicilik eğitim alanının kirlilik yaratması nedeniyle kaldırılması gereklidir.

SORU : Abant Uzun Devreli Gelişme Planı’nın diğer bazı önemli kararlarını da açıklarmısınız??

Ballıca Tepe, Alaçamtepe, Türkmençalı, Sarıyerçalı,Yellice Başı,Yellice Başı Kuzeyi, Samat Yaylası Güneyi, Orman Misafirhanesi Doğusu Abant Gölü Manzara Manzara Seyir Noktaları olarak düzenlenmelidir. Göl çevresinden başlayarak çevre yaylalara (Samat, Sarıyer, Örencik, Pelitözü) ve başlıca manzara seyir noktalarına (Ballıca, Alaçaptepe, Türkmençalı, Sarıyerçalı vd) ulaşmayı hedefleyen “Doğa Yürüyüş Parkurları” / patikaları düzenlenmelidir. Bu patikaların doruk noktalarında dinlenme ve manzara bakı terasları düzenlemeleri yapılacaktır.

İdare-Ziyaretçi Merkezleri planda öngörülen Bolu girişi Giriş-Kontrol Noktasında yer alacaktır. Bu tesiste alanın tanıtımı, rehberlik ve danışmanlık hizmetleri, alanın kontrolü, haberleşme, sevk ve idare hizmetleri yer alacaktır. Burada, otoparklar ve güvenlik kontrol noktası tesis edilecektir.
Çevre köylülerin geleneksel gıda, ahşap işçiliği vd. ürünlerinin pazarlanacağı yerler Geleneksel Üretim ve Satış Birimleri içerisinde yer alacaktır. Satış birimleri yaylalarda, doğa parkurlarının dinlenme/bakı noktalarında yer alacaktır. Mevcut yapının Ziyaretçi Kabul Merkezi ya da “Abant Tabiat Parkı Müzesi” olarak kullanılması önerilmektedir.

Var olan konaklama tesisleri dışında herhangi bir yeni konaklama tesisi yapılmayacaktır. Var olan tesislerin de sıvı ve katı atık yönetimleri için kapsamlı plan notları geliştirilmiştir. Otellerin doğaya aykırı görsel niteliklerinin gizlenmesi amacıyla ayrı peyzaj projeleri yapılmalıdır.

Abant Köşkü güney-doğusunda, Göl Gazinosu kuzey-doğusunda ve Samat Yaylası güney-batısında yer alan açıklık alanlarda Günübirlik Kullanım Alanlarının yer alması planlanmıştır. Bu kesimler halen kısmen düzenlenmiş alanlardır. Diğer Günübirlik Kullanım Alanları için tüm gereksinimlerine karşılık verecek “Özel Proje” lerin yapılması öngörülmüştür.

Çadırlı Kamp Alanları: Var olan otellerin yanı sıra, Abant Tabiat Parkı içerisinde toplumun orta ve orta alt gelir düzeyine de hizmet verecek Çadırlı Kamp Alanları planlanmıştır. Samat Yaylası batısında 1/500 ölçekli çadırlı kamp alanı düzenlenmiştir. Etrafı tel ihata edilmiş, giriş kapısı ve hemen girişte ahşap, kütük bir kulübe bulunmaktadır. Kamp alanında tuvalet ve bulaşık yıkama tesisi bulunmaktadır. Bunların korunması, estetik olarak geliştirilmesi, fosseptiklerinin sızdırmazlığının sağlanması gereklidir.

Yayla Evleri Pansiyon Alanları :
Samat, Sarıyer, Örencik, Pelitözü Yaylaları günümüzde artık klasik yaylacılıktan öte anlam taşıyan gelişmelere sahne olmaktadır. Yayla evleri, belirli tipolojik özellikler gözetilerek yeniden ele alınmalı, gerekli olanlar sağlıklaştırılmalı, çevre/doğaya aykırı olanlar ise tasfiye edilmelidir,
Yayla evleri, banyo, tuvalet, içme suyu, elektrik, tele iletişim, sağlıklı fosseptik vd. çağdaş konfor koşullarına uygun olarak yeniden ele alınmalıdır.
Yayla iç yerleşimi doğa ile iç içe yaya bölgeleri olarak tasarlanmalıdır.
Yaylalarda katı ve sıvı atıkların bertarafı için gerekli önlemler alınmalıdır.
Yaylaların çevre ve altyapı konularında belirli ortak bir işletme şeklinde örgütlenmesi uygun olacaktır.
Koruma kararlarının uygulanabilmesi için yerel halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

Spor ve Çok Amaçlı Kullanım Alanları : Spor alanları yayla evleri pansiyon alanlarının planlanması bütünü içinde değerlendirilerek projelendirilerek, Sarıyer ve Örencik Yaylalarının doğu ve kuzeyinde yer alan uygun eğime sahip açık alanlarda kuzey – güney yönelimli olarak planlanacaktır.
Ayrıca, plan üzerinde gösterilen alanlarda spor tesisleri projelendirilecektir. Bu tesislerin çok değişik sportif eylemler barındırması öngörülmüştür.

Turbalaşmanın Yoğun Olduğu Kesimlerin (Beşpoyraz Deresi Kesimi) Islahı İle Piknik, Spor Alanı Olarak Düzenlenmesi :
Gölün kuzey, kuzey doğu kıyısındaki turbalık alanlar geçmişte yapılan yanlış faaliyetlerin bir sonucu olarak su ekosisteminin devamlılık süreci içerisinde doğal olarak oluşmuştur. Bu nedenle bu alanlara yapılacak fiziki bir müdahale gölün ekolojik geleceği açısından sakıncalıdır.

Ekolojik Koruma Alanı :
Abant Gölü etrafında bulunan sazlık alanlar ile turbalık alanların bulunduğu kesimleri kapsamaktadır. Gölün batı ve doğu kesimlerinde oluşan Turbalık alanların ve sazlıkların korunması, kuş ve su içi flora ve fauna türleri için büyük önem arz etmektedir.
Bu alanlarda kesin yapı ve dip tarama yasağı getirilmektedir. Su içi bitkilerinin göl eko sistemini dolayısıyla göldeki canlıların yaşamlarını tehdit eder boyutlardaki yayılımının tespit edilmesi durumunda, bunun sebebinin saptanması ve ortadan kaldırılması ile, bilimsel araştırmaların ışığında gölün temizlenmesi için uygun müdahaleler veya başkaca önlemler alınabilir. Ancak bu önlemler hiçbir zaman bilimsel önemi haiz türlerin hayatiyetlerini tehdit eder boyutlarda olamaz.

Ağaçlandırma ve Mera Islah Alanları:
Mera niteliğindeki alanların kaldırılması önerilmektedir. Hayvancılığın giderek azaltılması ve yasaklanması ile bu alanlar sağlıklaştırılacaktır. Ağaçlandırma çalışmaları, mera ıslahını da içeren bir proje çerçevesinde uygulanacak, yöreye has olmayan egzotik türlere kesinlikle yer verilmeyecektir.

Sunday, July 26, 2009

Osmanlı Döneminde İstanbul'da Mesire Yerleri, Doğal ve Halka Açık Parklar



I. İSTANBUL’DA OSMANLI-TÜRK BAHÇE MİMARİSİ
Prof. Dr. Mehmet Tunçer
AİBÜ Mühendislik Mimarlık Fakültesi – Mimarlık Bölümü Başkanı

İstanbul'da Osmanlı-Türk dönemi bahçe mimarisi ve su kıyısı kullanımlarına ilişkin araştırma ve incelemeler yeterli denilemez. Çünkü bugün, olduğu gibi korunabilmiş tek bir Türk bahçesi bulamayız. Eski bahçelerden pek azı, çok bozulmuş ya da harap olmuş bir biçimde, bize kadar kalmış, ötekiler de bütünüyle ortadan kalkmıştır. Su kıyısı düzenlemeleri de benzer şekilde genellikle ortadan kalkmış, yok olmuştur.

Bununla birlikte, dini ve özellikle sivil mimarimizin varmış olduğu yüksek ilerleme derecesini göz önünde tutarak, bahçe mimarimizin ve su kıyısı düzenlemelerinin de hiç olmazsa aynı olgunluğu bulmuş olduğu kabul edilebilir. Bahçe konusunun halk dilinde ve edebiyatımızda eskiden beri aldığı önemli yer ve İstanbul bahçelerine ait destanlar, bu kanıyı güçlendirmektedir.

Prof. Sedat Hakkı ELDEM, 1940'lı yıllarda hazırladığı "Türk Bahçeleri" adlı araştırmasında mevcut bahçe ve mesirelerin bu dönemde, her ne kadar bozulmuş, harap olmuş veya son yüzyıl eserleri olsalar bile, bunları toptan inceleyerek sonuçlara ulaşmış ve genellemelere varmıştır. Yol kalıntıları, havuz ve duvar izleri, başka bir yerde rastlanabilen bir köşk ya da çardak izi bu incelemenin esas elemanlarını oluşturmuştur.

Bu araştırmada eksikleri tamamlamak için, başvurulan ikinci bir kaynak da eski bahçeler ve su kıyılarına, yalılara ait eski resimli tasvirler, gravür ve fotoğraflardır. Bu resimler ve gravürler hayali ya da gerçek bahçelere, yalılara, kıyılara ait olup, ayrıntıları yeteri derecede aydınlık olmasa bile, bütün hakkında fikir vermektedirler. Başvurulan bir başka kaynak da yazılı dökümantasyon ve araştırmalardır. Konu bu üç temel kaynağa göre incelenmiş ve Türk bahçesi ve su kıyısı düzenlemeleri hakkında, pek kesin olmasa bile, genel bir fikir verilmeye çalışılmıştır. Çeşitli veriler bir araya getirilerek, Türk Bahçesi / Su kıyısı düzenlemeleri hakkında var olan ve kısıtlı bir süre zarfında ulaşılan bilgiler düzenli ve yararlı hale getirilmeye çalışılmıştır.


I.1. Osmanlı Döneminde İstanbul'da Mesire Yerleri,
Doğal ve Halka Açık Parklar

I.1.1. Kağıthane Mesiresi:


Kağıthane Mesiresi birkaç yüzyıl boyunca bütün İstanbul halkının rağbetini görmüştür. Uzunluğu bakımından İstanbul’un en büyük mesirelerinden biridir. Halka açık olan bölümü, derenin iki sahilince Fil köprüsünden Doğancılar Köprüsü’ne kadar ve oradan itibaren yalnız sol sahilde olmak üzere, Kağıthane köyüne kadar uzanır. Dere, iki köprü arasındaki kısmında, rıhtım duvarları ile çevrilmiştir. Hünkar köşkü ile Has bahçe, Doğancılar köprüsünden Kağıthane köyüne kadar olan kısmın sağ sahilini oluşturur. Bu kısımda dere düzenlenerek iki tarafı birbirine paralel rıhtım duvarları ile çevrilmiş ve Türkiye’de bahçe mimarisinde yapılmış en uzun kanal inşa edilmiştir. Bu kısım Cetvil-i sim olarak tanınmıştır.

Genişliği yer yer değişen, iki çıplak tepe sırası arasında uzanan Kağıthane Vadisi, olağanüstü etkili ve orantılı bir mekan oluşturmaktadır. Bu alanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş büyük ağaç kümeleri, göz için gerekli ölçüyü verirler. 1940'lara kadar mevcut olan Çağlayan köşkünden başka, yalnız İmrahor köşkü bahçesi içinde ve harab bir halde ayakta durmaktaydı. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). (Resim)

I.1.2. Göksu:

Geniş alan kaplayan mesirelerden biri de Göksu mesiresidir. Bu mesire yerinin incelenmesi, bize, bu gibi yerlerin ne kadar ince bir duygu ve kuvvetli bir anlayış ile alınarak işlendiğini öğretir. Göksu mesiresi, Kağıthane ile önem ve rağbet bakımından yarışırdı. Topoğrafik yapısı Kağıthane’ninkinden ayrıdır. Çayır, Küçük ile Büyük Göksu arasındaki alanı Boğaziçi sahiline kadar kaplar ve Göksu deresini izleyerek Dört Kardeşler mevkiine kadar uzanırdı. Göksu deresine, küçük bir kolun aktığı yerde ise çayır bir miktar genişlerdi. Çayır Anadolu Hisarı ve Yenimahalle sırtları ile sınırlanmış, Boğaz tarafı ise açık kalmıştır. Bu fevkalede sevimli sahayı insan eli çok anlayışlı bir surette işlemiş ve en uygun yerlerini uygun motiflerle belirterek değerlendirmiştir. Küçüksu ağzındaki kasır ve dört yüzlü çeşme ile taş sofa, Anadolu Hisarına güzel bir karşılık oluşturmakta ve Çayırın Boğaza açılan kısmını, uyumlu bir biçimde çerçevelemektedir. Bu güzel eser II. Mahmud yapısı ve 1802 tarihlidir. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). (Resim)


Derelerin üzerine atılmış çeşitli köprüler, ağaç grupları ve çeşmeler çayırı ayrıca süslemektedir. Göksu deresinin sağ sahilinde, su değirmeni önündeki ahşap köprü hizasındaki sahada, karakteristik ve büyükçe bir sofa vardır. Bu set II. Mahmud zamanında inşası tasarlanan bir köşkü taşımak üzere yapılmış ve sonradan vazgeçilmesi üzerine bu halde kalmıştır.

Eskiden yolun sol tarafında bir çeşme, sağ tarafında da bir namazgah seti vardı. Çeşmenin yazı taşları yok olmuş, yalakların bir kısmı da sökülmüştür. Bununla beraber, kalan parçalar, eserin II. Selim zamanına ait olduğu gösterir. Çeşme, dört yalaklı tiptedir, özelliği büyük yalaklardan birinin önündeki kanaldadır. Eskiden 10 metre kadar uzunlukta olan bu kanalın kenarları muntazam taşlarla çevrilmişti. Sonu mevcut olmadığı için suyun dereye nasıl boşaldığını bilinmemektedir. Biraz ilerdeki namazgaha ait iki ağaç ve küçük bir tümsekten başka bir şey kalmamıştır. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Köşklü set, az eğimli bir arazi üzerine, gayet sevimli ve Göksu deresinden biraz ayrılmış, tepeciklerle çevrilmiş bir alanın kenarına yapılmıştır. Sofanın şekli, arkası yarım yuvarlak, önü ise çok hareketlidir ve iki köşe ayağı arasında bir konvex eğriden ibarettir. Bunlar demir kenetlerle tutturulmuş ve boğaz taşından kaideler üzerine oturtulmuş, ot taşı levhalardır. Setin üstünde, küçük bir kasrın temelleri vardır. Bu temel duvarlarına göre, kasrın planı, şimdiki Küçüksu kasrının planını hatırlatır. Sofanın, ortalarına yakın bir yerinde büyükçe ve 1811 (H.1226) tarihli bir yazılı taş vardır. Sofanın ve köşkün niteliği hakkında tereddüt uyandıran şeylerden biri de etrafta serpilmiş, işlenmiş taşlardır. Bunların karakteri çok kabadır ve 19. Yüzyılın ikinci yarısına ait oldukları etkisini uyandırırlar. Küçüksu kenarındaki sınırlı Has Bahçe alanından başka her yanı halka açıktı. Göksu deresi kenarına yapılmasına izin verilen fabrikalar, Boğaz ağzındaki ilkokul, çayırı bölen ağaçlı yol ve nihayet yeni vapur iskelesi ile çeşmeli sofa üstündeki kahve, bu emsalsiz Boğaz köşesinin güzelliğini bozmuştur. (Resim)

Evliya Çelebi, Göksu mesiresi için şöyle diyor: “Ab-ı hayat misali bir nehirdir ki, Alem dağlarından cereyan edip gelir. İki tarafları yüksek ağaçlarla müzeyyen bağlardır ve ekseri yerleri Halıcı Zade bahçeleri ve un değirmenleridir. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü var. Cümle uşakkan kayıklar ile bu nehirden ileri ferahfeza köylere varıp ağaçlar altında zevk ve sohbet ederler. Vacib-ül seyr bir mesiredir” (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

I.1.3. Balta Limanı Çayırı:

Boğazın en sevimli, ancak uzun yıllardan beri terk edilmiş mesirelerinden biri de Balta Limanı çayırıdır. Çayır iki sırt arasındaki (Fıstıklı Bağ Tepesi ile Halim Paşa Koruluğu) vadinin bir yanını kaplar ve içinden Balta Limanı Deresi akar. Vadi dereyi izleyerek ve gittikçe daralarak, Kanlı Kavak Deresi' nin, Balta Limanı Deresi'ne döküldüğü yerde ikiye ayrılır. Çukur Bağ denilen yere kadar derenin iki tarafında büyük ağaç kümeleri vardır. Derenin boğaza döküldüğü ağzı, sonradan doldurulmuş ve burada yapılan Balta Limanı Sarayı ve bahçesiyle, çayırın manzarası kapanmıştır. Çayır içinde, insan elinin yaptığı eklentiler, özellikle 300 metre kadar uzanan ve çayırın bir yanını sınırlayan, satranç biçimindeki ağaçlıktır. Bu ağaç sırasının sonunda doğa yine serbest bırakılmış ve bu geçiş noktası, fıskiyeli setler ile karakterlendirilmiştir. Bu setler üç kat olarak yapılmış, en alt kata da çıkıntı biçiminde bir havuz eklenmiştir. Fıstık ağaçlarının sıraya alınmış olmaları ve yaşları III. Selim devrini hatıra getirir. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). (Resim)

Yol boyundaki koruluk saray ile beraber dikilmiş, burada ikişer sıra ağaç arasında büyükçe bir boşluk bırakılmış ve böylelikle güzel bir yeşillik mekanı oluşturulmuştur. Burada bulunan fevkani bir köşkün ancak alt bölümleri kalmıştır.

I.1.4. Sultaniye Çayırı:

Sultaniye Çayırı diğer mesire yerlerinden ayrı olarak, daha küçük ve sade bir yapıya sahipti. Burası Boğaz sahilinde, çayır ortasında kurulmuş büyük bir ağaç grubundan oluşmuştu ve ağaçların altında kademeli bir çifte çemensofa vardı. Mesire yeri oldukça küçüktü ve sahilde 150 yıl öncesine kadar duvarları meydanda olan meşhur “Acem Köşkü” ve bahçesi vardı. Evliya Çelebi’ye göre, Beykoz’un güney tarafında leb’ideryada (denize nazır) bulunan Sultaniye Bahçesi II. Beyazıd yapısı ve “bir bağ-ı cenan misal-i gülistandır”. Burada öyle serviler vardır ki ”kebkeşan asa semaya ser çekmiştir” (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). (Resim)

I.1.5. Çubuklu Mesiresi:

Sultaniye çayırına yakın olan Çubuklu mesiresi, aynı esaslara göre kurulmuştur. Sahile yakın bir yerde, büyük ağaçlar altında bir havuz ile çeşmeli sofaları vardır. Bugün, havuz ve çeşme mevcut olmakla birlikte depolar ve iskele ile rıhtım inşaatı, çayırı sahilden ayırmış bulunmaktadır. Eskiden beri rağbette olan bu mesireye bugünkü çehresini veren ve Feyzabad adı altında canlandıran III.Ahmed’in damadı İbrahim Paşa’dır. Havuz, sadece taş kaldırım ile çevrilmiş ve bir yalak ile beslenmiştir. Çeşmeli sofa, daha iyi vaziyettedir. 1720-1721 (1133) tarihli ve çok zengin bir üslubda inşa edilmiş olan tek cepheli çeşme, sofanın ortasında değil, bir yüzün üstünde bulunmaktadır. Göksu ve Çağlayan sofalarında da aynı düzen göze çarpmaktadır. Sofanın bir köşesinde bir mihrab taşı vardır (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). (Resim)

I.1.6. Havuzbaşı Mesiresi:

Çengelköy ve Beylerbeyi arasında bulunan Havuzbaşı Mesiresinde, havuz ile oturma soflarının bir araya getirilerek çok kullanışlı bir çözüm yolu bulunduğu söylenebilir. Hafif eğimli bir arazi üzerinde inşa edilmiş olan bu sofa, üç tarafından güçlü bir istinat duvarı ile tutulmuş ve ortasında havuz, iki tarafında da yan sofalar olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Ortalama 8-12 metre büyüklüğünde olan havuz, geniş kapak taş çevrilmiş ve sofanın ön yüzüne kadar uzatılmıştır. Bir sıra asırlık çınar ağacı, eski satranç dizisinin son kalanlarıdır. Sofaların, bu ağaçların biraz gerisinde bulunmaları ve ağaçların da sofaların üzerine dikilmemiş olmaları, dikkati çekmektedir. I. Abdülhamid zamanından kalmış olan bu grup, eskiden denize kadar uzanan bu mesireye aitti. Bugün deniz tarafı kapanmıştır.

Yukarıda kısaca açıklanan, en tipik birkaç mesire yerinden başka bir dereceye kadar eski bünye ve karakterlerini muhafaza etmiş çayır ve mesire yerleri daha var ise de, bunlar günden güne özelliklerini kaybetmiş ve çoğu, asırlık ağaçları kesilerek ve üzerlerinde yeni tesisler yapılarak veya imar/ifraz edilerek konut alanına açılmışlardır. (Resim)

I.2. Setli Mesire ve Özel Bahçeler

Buraya kadar incelenen mesire ve çayırlar, araziyi zorlamadan ve tersine, arazinin topoğrafik yapısı hesaplanarak kompoze edilmiş yerlerdir. Zemin izin verdikçe, bu serbest ve doğaya karşı saygılı usül tercih edilmiş ise de, çok hareketli olan İstanbul’un arazisi, her zaman bu çözüm yollarına imkan vermemiş ve bazen arızalı alanları bile mesire ve bahçe olarak kullanılır bir şekle sokmak zorunluluğunu doğurmuştur. Bu durum setli ve kademeli bahçe mimarisini ortaya çıkarmıştır. Büyük mesirelerde arazi, setli olarak yapılmayıp, doğal şekilde bırakılmıştır. Bu nedenle, setli mesirelere daha az rastlanmaktadır. Bazen setli kısım, daha büyük bir mesirenin bir parçasından ibarettir.
Ihlamuraltı, bu tür mesirelerin en büyüklerinden biridir. Teşvikiye ile Abbas Ağa mahallelerinin yer aldığı sırtlar arasında Ihlamur Deresi ve çayırlığı uzanmakta ve Fulya Bayırı'nda son bulmaktadır. Çayırın sonu Has Bahçeye ayrılmış ve duvar içine alınmıştır. Burada eskiden Hacı Hüseyin Bağı bulunmakta idi. Şimdi yerinde Nüzheriye veya Ihlamur Köşkü vardır. Muradiye sırtlarının etekleri istinat duvarlarıyla tutulmuş, Abbas Ağa sırtları ise bütünüyle setlerle düzenlenmiştir. Bu setler üzerinde çeşitli nişantaşları, su hazineleri ve en aşağıdakinde bir havuz, üstten bir alttaki set üzerinde de sıra ile fıstık ağaçları dikilmiş bulunmaktadır. İstinat duvarları arazi üzerine büyük bir anlayış ve bilgi ile oturtulmuş ve bayırın doğal güzelliğini bozmamıştır (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Bu alanı süsleyen elemanlar arasında birer anıt sayılabilecek derecede iyi kompoze edilmiş, III. Selim ve II. Mahmud nişantaşlarından başka, birinci sette bulunan büyük havuz vardır. Küçük Çamlıca, Sütlüce, Kandilli, Çırçır, Çubuklu, Silahdarağa Mesireleri, aynı tipte ve orta büyüklükte setli bahçelerdir. Hepsinde ortak olan nitelik, zeminin istinad duvarları ile farklı katlara ayrılmış olması ve bahçenin belirli bir yöne bakan bir çeşit anfiteatr oluşturmasıdır. Sütlüce ve Çubuklu'da setler Boğaza, Silahdar'da, Alibeyköyü Deresine, Çırçır'da ise vadi ve karşı bayırlara bakmaktaydı. Setler birbirine kademelerle bağlı olup, çeşitli su oyunları ve köşkler taşımakta idi. Ağaçlar kat kat setler üzerine dikilmişti. 1950'lere kadar bu yerlerin çoğu eski niteliklerini korumaktaydı.

I.3. Asma Bahçeler

Asma bahçeler incelenirken doğunun en eski bahçelerini ve özellikle Babilin asma bahçelerini hatırlamamak mümkün değildir. Eski efsane ve belgelere göre, dünyanın yedi harikasından biri olan bu bahçe, birbirine kademelerle bağlı ve anfiteatr şeklinde sıralanmış teraslardan oluşmuştu. Bu teraslar, kalın ayaklar ve duvarlar üzerine oturtulmuş kemerler ve büyük taş levhalarla elde edilmişti.
Bu dallar, asma bahçenin toprağı ve kaldırımlarını taşırlardı. Bizdeki asma bahçelerin, aynı esaslara göre yapılmış olmaları, dikkati çekmektedir. Kalın taş ayaklar üzerinde kemerler ve bunların üzerinde tonoz ve voltalar vardır. Bu tonozların sırtları, sızan suları akıtacak şekilde biçimlendirilmiş, izole edilmiş ve üzerleri toprakla doldurulmuştur. Sular, çörtenler ile sona eren kanallar ile dışarıya akıtılır veya künk borularla aşağıya yönlendirilir. Bazen bahçe alanı yetersiz olan yerlerde, yeni alan direkler üzerine oturtulmak suretiyle kazanılmış, bazan de bütün bahçe böyle ayaklar üzerine inşa edilmiştir. Bahçelerin ayaklar üzerine alınmasındaki başlıca neden, belirli bir yükseklik seviyesini korumak ve böylece öne eklenen yeni bahçeyi, eski bahçelere göre daha aşağıda ve dolayısıyla manzarasız yapmak mecburiyetinden kaçınmak zorunluğudur. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Bu tür bahçe ve terasların en önemlileri Topkapı Sarayı' ndadır. Bunlar, Sarayın Haliç cephesinin gelişmesi ve genişlemesi üzerine yer yer ve bazen biribirinin önünde yapılmıştır. İlk örnek; IV.Murad zamanında Revan ve Bağdad Köşkleri' yle birlikte, yapılan terastır. Teras büyük ayak ve tonozlar üzerine oturtularak lale veya lale bahçesi olarak tanınan eski Sofa-i Humayun ile İncirlikten daha yüksek bir düzlemde inşa edilmiştir.
Revan köşkü ile Hırkai Saadet dairesi önündeki sütunlu Sofa önünde, havuz, havuzun önünde de lale bahçesine giden yükseltilmiş yol ve merdivenler yapılmış, yolun ekseni ve büyük taş konsollar üzerine de, Sultan İbrahim zamanında, olağanüstü süslü ve İftariye Köşkü olarak tanılan kameriye eklenmiştir. Bu çardak, Türk Bahçelerinde yaygın olan motiflerden biridir ve başka yerde benzeri kalmamış olduğu için mimari tarihimiz için değeri büyüktür.
Bütünüyle teras sınırı dışında ve konsollar üzerinde bulunması da karakteristiktir. Terasın yapılış nedeni Bağdad Köşkü' dür. Hindistan'daki Türk bahçelerindeki bazı örnekleri andırmaktadır. Özellikle Ağrada Şah Cihan' ın inşa ettirdiği ve aynı çağa rastlayan Musamman Burc ve Şişmahal ile benzerliği büyüktür. Ne yazık ki İstanbul Bahçeleri, aynı devire ait oldukları halde Moğol Bahçeleri kadar iyi korunamamıştır. Teras eski kaplamasını yitirmiştir. Bu kaplamanın üzerinde eskiden su paylaşım yolları ve toplama tekneleri olduğu tahmin edilebilir. Eski parmaklıklar da değiştiği gibi, havuzun etrafındakiler de yenidir. Surname-i Vehbide görülen ve Haliç cephesini bulutlandıran çardakdan da iz kalmamıştır. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Asma bahçeler arasında yer alan ve İkballer Dairesi' nin önünde bulunan bir başka teras, yukarıda tanımlanan ilkelere göre yapılmıştır. Burada da zemin, tonozlar üzerine oturtulmuştur. Terasın etrafı çeşitli devirlerde değiştirilmiş, Veliaht Dairesi olarak tanınan odaların yapılmasıyla bir kısmı eksilmiş, balkonuna ilaveler yapılmış, zemin de yükseltilmiştir. Su kanalları bir ana kanal ve ona dikey iki yan kanaldan oluşmaktadır. Sular sonunda döşeme için oyulmuş dolambaçlı ve dekoratif bir motifte toplanmakta ve oradan künkler aracılığıyla aşağıya indirilmektedir. Su kanallarının dekoratif bir motif haline sokulması, karakteristik bir Türk adetidir ve 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. Terasın büyük mermer levhalarıyla yapılan döşemesi içinde kapak taşlarıyla yapılmış iki ayrı desenli motif göze çarpmaktadır.

Bütünüyle asma olarak yapılan bir diğer bahçe de III. Sultan Osman’ın asma bahçesidir. Bu bahçe, 18. yüzyıl ortalarında, Hünkar Sofası önüne taş ve tuğla ayak ve kemerler üzerine oturtularak yapılmıştır. Kapsadığı alan büyükçe olduğu için kendi başına bir bahçe olarak değerlendirilebilir. Bu bahçede ilk göze çarpan konu, sonradan eklenen bir yapının verdiği olanaklar ölçüsünde aksial yapılmış olmasıdır. Bahçenin diğer iki yüzünden biri, örtülü bir geçit, diğeri de bir kafeslik bölmesi ile kapanmıştır. Bahçenin ortasında, küçük bir havuz ve onun iki tarafında, taş zemin içinden ayrılmış dörder çiçek yatağı vardır. Havuzun iki tarafında ayrıca birer mermer saksı dikilmiştir. Yerinde yapılan araştırma ve kazılar sonucunda, bahçenin zamanla bazı değişikliklere uğramış olduğu anlaşılmıştır.
Bunların biri, III. Osman Köşkü'nü, III. Selim ve I. Hamit odalarına bağlayan koridordur. Bu koridorun ilk yapıda bulunmadığı, fakat çok zaman geçmeden eklenmiş olduğu anlaşılıyor. İkinci değişiklik, çukur parterlerin yükseltilmesiyle olmuştur. Bu parterler etrafındaki yollara oranla, yarım metre kadar çukurda idiler. Büyük olasılıkla su birikintilerine karşı bir önlem olarak, sonradan aynı seviyeye yükseltilmişlerdir. Bu esnada asıl çiçek yastıklarının da şekil değiştirmiş oldukları tahmin edilebilir.
Havuz sahanlığı döşemesi eskidir. Gerek havuzun bordürleri, gerekse kafeslik ayaklarının kaideleri taş işleme tekniğe bütünüyle uygun olarak som döşeme mermeri içinden oyulmuştur. Bahçe, bugünkü durumuyla bile, Türk bahçe mimarisinin en değerli ve nadir örneklerinden biri sayılmaktadır. (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

I.4. Türk Bahçelerinin Genel Kentsel Tasarım ve Peyzaj İlkeleri

Sonuç olarak, Türk Bahçeleri'nin, dünya bahçe mimarisi içinde alabileceği yer
değerlendirilmiş ve yeni tasarımlar için kentsel tasarım ve peyzaj ilkeleri
oluşturulmaya çalışılmıştır.
Osmanlı Türkleri, Türk “paysagiste” bahçesini doğuran görüş ve zihniyeti, yurdumuza gelinceye kadar, etki altında kalmadan içlerinde taşımışlar ve aynı esinle buradaki kompozisyonları yaratmışlardır. Doğaya karşı duydukları saygı ve sevgi ve doğa ortasında kurdukları bahçelerde gösterdikleri itidal ve alçakgönüllüğü 19. yüzyıl başlarına kadar sürdürmüşlerdir. Natüralist bahçe ve “paysage” mimarinin bundan son iki yüzyıl öncesine kadar tek ve en eski ustaları olan Çinliler ile olan temastan Türklerin çok kez öğrenmiş olduklarını kabul etmek gerekmektedir. Ancak öğrendiklerini benimsemiş ve karşılaştıkları doğa parçasının kendi içinde taşıdığı bütün gizli güzellik ve olanaklarını en ince ve anlayışlı bir duygu ile hissetmiş ve bu alanları işlemesini bilmişlerdir. Güçlü ve duygulu elleriyle işledikleri alanlara kendi güzellik anlayışlarını aşılamışlardır. Bu natüralist bahçe sanatının ancak 18. yüzyıl ortalarında, Avrupa’ya girdiğini ve ilk olarak İngiliz Bahçesi adı altında eser vermeye başladığını hatırlatırsak, Türk paysagiste bahçesinin Avrupa ve yakın doğu sanatında alması gereken önemli yeri kolaylıkla taktir edebiliriz (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Türk natüraliste bahçesi Avrupadakinden farklı olarak hiçbir zaman romantik heveslere kapılmamış, sun’i harabeler, grotesk ve exotik inşaata gereksinim duymamıştır. Bundan başka, eğimi, tarhlar ve yolları içinde kaide olarak kabul etmeyerek, düz hatları bazan büyük ölçüde bile, doğa içine çizmek cesaretini göstermiş ve burada da başarılı olmuş, yani çerçeveyi aşmamış ve uygunsuzluk yaratmamıştır. Genellikle Türk paysagiste mimarisi, işlediği doğa parçasını fazla zorlamadan, yalnız ufak tefek (retouches) ve ilavelerle etkilemeğe çalışmıştır. Bütün gücü, uygun olan yerleri seçmek ve keşfetmekte gösterdiği dirayet ve isabettedir.

19. yüzyıl sonları ve özellikle 20. yüzyıldan itibaren bu anlayış ve bilgi kaybolmuştur. Türk geometrik ve mimari bahçeleri ise bütünüyle abstre desenlere göre inşa ve tarh olunmuştur. Aslında 17. yüzyıla kadar süren ve iç bahçelerde uygulanan bu yöntem ve kural, Türk bahçelerinde 19. yüzyılın başına kadar korunmuştur.
Avrupada Romen villasından esinlenilerek İtalya, Fransa ve İngiltere manastır ve şatolarının dar teras ve avlularında oluşturulan geometrik bahçeler, ilk önce İtalya’da, 16. yüzyılda olmak üzere dar çerçevelerini aşmışlar ve büyük alanlar kaplamaya başlamışlardır. Fransa 17. yüzyılda aynı akıma uyarak, kendi kudret ve ihtişamını muazzam perspektivler, parter ve su oyunlarında aksettirmiş ve geometrik ve aksial desene dayanan bahçelerin en büyükleri değil ise de, en kudretli ve zenginlerini yaratmıştır. Bu sınırları aşma hevesinin Avrupanın büyük şehirlerine yayıldığı 17. ve 18. yüzyılda küçük geometrik bahçe yerine yavaş yavaş baroklaşan Fransız bahçesi geçmiştir.
Müslüman alemi ve etkisi altındaki yerlerde ise geometrik bahçe eski şeklini 19. hatta 20. yüzyıla kadar korumuştur. Türk bahçesi de 19. yüzyıla kadar, doğu ve müslüman bölgeleriyle olan yakınlığını muhafaza etmiştir (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

16. yüzyıla kadar Akdeniz havzasının müslüman, latin, rum ve frenk memleketlerindeki bahçe anlayışları birbirine yakın olmakla birlikte Osmanlı-Türk bahçelerinde bazı özelliklere sadık kalındığı göze çarpmaktadır.

Buna göre:

• Bahçe, daima küçük bir alanı kaplar, duvarlar veya binalarla çevrilmiş ve oturmaya elverişli olmak, çiçek, yemiş ve sebze vermek gibi yararlar sağlamak için yapılmıştır. Eldeki araçlar ve alan sınırlıdır, dolayısıyla ölçü küçüktür.
• Setli bahçe ve su konusunu önem taşımıştır. Müslümanlar eski bir doğu geleneği olan setler ve teraslara bahçelerinde daima sadık kalmışlardır ve bu usulü aşırı bir şekilde kullanmışlardır. Hatta set ve teraslarla yetinmeyerek, bahçelerini damlar üzerine bile inşa etmişlerdir. Su oyunları, yani havuzlar, bunları birbirine bağlayan kanallar, müslüman bahçelerinin en belirli karakteristikleridir.
• Bahçelerin çeşitli yerlerine köşkler serpiştirmek, özellikle doğuda geçerli ve yaygın olan bir uygulamadır. Doğu bahçesi, genellikle bahçe anlayışının başlangıcı sayılır. Kurak arazi, az yağmurlu iklimde, bitkilerin beslenecekleri suyun sağlanması sorunu bahçe mimarisinin başında gelmektedir. Su kaynağından veya çaylardan alınarak sun’i kanallara sevkedilmiş ve arazi bu yolla sulanmaya elverişli bir duruma getirilmiştir. Bunun için zeminin hafif eğimli olması kanalların akıntısını kolaylaştırmak bakımından gereklidir. Bu olmazsa eğim kanalların içinde yapay olarak oluşturuyor. Birbirini düz hatlarla kesen kanal şebekesi geometrik bahçe mimarisinin öncülüğünü yapmıştır denilebilir. Kanalların suyu yönlendirme ve paylaşma ödevlerine göre kesit ve genişlikleri belirlenmektedir. Yer yer ve tercihan kesinti noktalarında toplama ve yayılma tekneleri getiriliyor, bunlar zamanla süs havuzları biçiminde gelişiyorlar. Kanalların arasında kalan alanlar da aynı geometrik formüle göre planlandırılmıştır. Bu suretle geometrik bahçe sistemleri doğmuş olmaktadır. Partlar ve Sasaniler bahçelerini bu esas üzerinde kurmuşlardır. Haç şeklindeki kanal sistemi bahçe planının esasını teşkil etmiştir. İranlılar aynı ilkeyi geliştirmiştir. Haçın dört kolu arasında kalan dört alandan "Cihar bağ" sistemi doğmuştur. Bu dört bağ, dünyanın dört bucağı şeklinde kozmolojik bir düşünceye dayandırılmıştır (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976). Cihar bağ plan birçok doğu bahçelerinde esas ilke olarak kabul edilmiştir. Bütün varyasyonlar ve zaman ilerledikçe ortaya çıkan değişikliklere rağmen, bu şaşmaz iskelet kendini daima duyurmuştur.
• İki kanalın kesinti noktası bahçenin en çekici yeridir. Burada baş havuz ya da köşk bulunur. Bazen burası yapay olarak yükseltilmiş ve "cihannuma" durumunu almıştır. Çin bahçelerinde bu tümsek yapay olduğu gibi doğal da olabilir. Çoğu zaman bu tümsekler birden fazladır ve gayet büyük kompozisyonlarda birer "odak noktası" görevi görürler. Suyun daima eğimi arazi veya dağ eteklerinde kurulmuştur. Kanal sistemi, bu durumlarda bir yöne doğru uzanır. Yani esas arazi kanal eğilimini izler, ara kanallar eğime dikey durumda ve biribirine paraleldir. Bu suretle latin haçı bozulmuş ızgaraya benzer bir plan vücud bulmuştur. Böyle durumlarda bile çok kere cihar bağı sistemini koruma yönüne gidilmiştir.
• Setli Bahçeler : Arazinin eğilimi arttıkça, suların akıntısı çoğalmış ve istenilen hızı aşmıştır. Bahçe zemini ise yatay olacağına eğimli olmuştur. Kabul edilmesi imkansız sayılan bu iki nedenden ötürü, zemin yatay tabakalara bölünmüş ve kademelendirilmiş, alan istinad duvarlarıyla tutulmuştur. Bundan da "setli bahçeler" doğmuştur. Kanallara, kısaltılmış boyları içinde normal akıntı sağlamak mümkün olmuş ve üstelik bahçeyi zenginleştiren birçok eleman kazanılmıştır. Bunlar kanalların setten sete geçerken zorunlu olarak ortaya çıkaracağı çağlayan ve şelaler ile setlerin kenarlarında üstün görüş ve ferahlık sağlayan noktalardır ki, buralara köşkler ve kameriyeler oturtmak fırsatı kaçırılmıştır.
• Yollar : Bahçelerin en karakteristik taraflarından biri, yollarının daima yükseltilmiş ve kaldırımlı olmalarıdır. Bu durumu, zemini sulamak, hatta çoğu zaman tamamiyle su altında bırakmak zorunluğu doğurmuştur. Bir sulama tekniğinden doğan bu usül, bütün doğa bahçelerinde uygulanmış ve bahçelerin mimarisi üzerinde etkili olmuştur. Bend ya da set biçimindeki yolları sayesinde, bahçe planı uzun süre geleneksel aksiyalite ve düzenini koruyabilmiştir.

I.4. İstanbul’da Ünlü Bahçe, Mesire ve Parklar

İsimleri aşağıda yazılı Bahçelerin büyük kısmı bugün mevcut değil, bazıları ise harabe şeklinde durmaktadır. İsimler yerli dökümantasyondan ve belgelerden elde edilmiştir. Yabancı yazarlar, daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’a rağbet gösterdiklerinden, eski bahçeleri ancak bakımsız ya da terk edilmiş bir halde görmüşlerdir. Örnek olarak, Karaağaç Sarayı ve Bahçesi 19. yüzyıl başında bütünüyle harab, fakat yerinde idi. 18. yüzyılda Üsküdar Sarayı bahçesinde köşkler sökülmüş, bahçe bakımsızdı. 19. yüzyıl başlarında Beşiktaş Sarayı’nın bahçeleri kendi hallerine bırakılmış durumda, fakat mevcuttu. Saraya ait bahçelerin sayıları devirden devire değişmiştir.

Uzunçarşılı İsmail Hakkı Emiri tasnifinden ve H. 998 (1590 M.) senesine ait bir mühimme defterinden yararlanarak 16. yüzyıl son yarısında Has Bahçe’lerin sayısının 39 olduğu saptanabilmektedir. Fakat 17. yüzyıl ortalarında bu bahçelerin sayısı 61’e çıkmış görünmektedir. Evliya Çelebi’ye göre Hasbahçelerin sayısı 21, mesirelerin sayısı 30’dur.

Evliya Çelebi zamanındaki Hasbahçeler: Tersane Bahçesi, Karaağaç Bahçesi, Mirgüne Bahçesi (Kağıthane), Halkalı Bahçesi, Siyavuşpaşa Bahçesi, Fitreköy Bahçesi, Davutpaşa Bahçesi, Sani Bahçesi, Haramidere Bahçesi, İskender Çelebi Bahçe, Dolmabahçe Bahçesi, Beşiktaş Bahçesi, Tokat Bahçesi, Sultaniye Bahçesi, Çubuklu Bahçesi, Kandilli Bahçesi, İstavroz Bahçesi, Üsküdar Bahçesi, Çamlıca Bahçesi, Fener Bahçesi olarak tesbit etmiştir (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

Mesireler ise: Yenikapı Mesiresi, Bayrampaşa Mesiresi, Kasımağa Mesiresi, Topçular Mesiresi, Yaveri Mesiresi, Eyüp Bahçesi Mesiresi, Kağıthane Mesiresi, Levend Çiftliği Mesiresi, Baruthane Mesiresi, Emirgüne Mesiresi, Bendderesi Mesiresi, Çaybaşı gezinti yeri Mesiresi, Su Kemerleri Mesiresi, Sultan Osman Havuzu gezinti yeri Mesiresi, Istranca dağları Mesiresi, Selim Han Mandırası Mesiresi, Terkos gölü Mesiresi, Kiteliköy Mesiresi, Türkeşe Mesiresi, Çekmece gölleri Mesiresi, Okmeydanı Mesiresi, Akbaba Mesiresi, Ali Baba Mesiresi, Dereseki Mesiresi, Altındağ Mesiresi (ELDEM, S.H., “Türk Bahçeleri”, 1976).

EXECUTIVE SUMMARY OF THE REPORT ON DEVELOPMENT PATTERN OF ANTALYA URBAN REGION




EXECUTIVE SUMMARY OF THE REPORT ON DEVELOPMENT PATTERN OF ANTALYA URBAN REGION
(Prepared for Greater Antalya Municipality in 1997)

Prof. Dr. Mehmet Tunçer
AİBÜ Mühendislik Mimarlık Fakültesi – Mimarlık Bölümü Başkanı


A. OBJECTIVE, CONTEXT, METHODOLOGY

The main objective of Antalya physical planning is to facilitate development of the settlement in conformity with the geographic, economic and spatial advantages it possesses, nevertheless to attain this sustainable development striking a balance with the vulnareble environmental values.

1. The peculiarities of Antalya pertaining to its ever growing national and international relations and activities should be taken into consideration all through the planning process. It is necessary to perceive the city as a metropolis of future, therefore planning studies should be carried out in a manner which is beyond the traditional city planning approach. Within this framework, the first priority has been given to arranging and making decisions at “Regional” and “Sub-regional” levels.
2. A multi-sectoral approach is also indispensable for the planning of Antalya. While the problems of rapid growth have ever been growing, the means to solve these problems require search for multi-dimensional approaches. Thus within the planning process, various urban uses, as well as, sectors and issues concerning the city and city life will be considered with a holistic approach.
3. Within the process of urban planning, policies and strategies pertaining to the major uses should be produced for sub-sectors and/or sub-uses.
Natural, historical and archaeological values specific to the city of Antalya are certainly significant inputs for planning.
The future varieties and densities of use of these assets will be taken into consideration within the integrity of planning and “sustainable development” will be aimed at through the provision of meaningful integration of uses.
4. The connections of other settlements nearby Antalya and particularly those within its immediate surrounding ( Aksu, Yeşilbayır, Varsak, Çalkaya and Döşemealtı) with the main road will specifically be planned with utmost care. Considering the fact that the city is in a “metropolitanisation” process, some proposals concerning any decision and measure will be developed.in order to prevent this tendency.
5. Antalya planning will be prepared through formulating development policies and strategies for major sectors and converting these to decisions relating to physical area considering realisation period and financial possibilities within a rational integrity.
6. The administrative and organisational arrangements required for transferring the planning into daily life will be evaluated as an integrated element of planning.

Within the context of Antalya Urban Region Development Pattern studies, qualitative and quantitative approaches will be considered together within a theoretical consistency. The development pattern of Urban Region and Greater Antalya will be determined through producing scenarios facilitating normative approaches and various alternatives.

It has been found out that perceiving Antalya, from spatial point of view, together with its immediate surrounding being influenced by and influencing it, and thus formulating plan decisions for this whole, is indispensable. Within this context first the Province of Antalya has been analysed in terms of economic, demographic and spatial points of view; and population and employment projections have been made for the year 2015. Considering economic dependency, spatial integration and volume of flow, the studies resulted that the axis of Kemer-Antalya-Serik-(Belek)-Manavgat(Side) will complete their integration by the target year and thus this area has been named as Antalya Urban Region.

On the other hand, detailed analysis resulted that Varsak, Aksu, Çalkaya, Yeşilbayır and Yeniköy(Döşemealtı) districts which are adjacent to the boundaries of Greater Municipality of Antalya and are integrated with Antalya even today, will be perceived as a whole and will functionally be complementary to each other within the plan period.

In further stages of the studies, these two spatial formations have continuously been taken into consideration.

B. THE CITY OF ANTALYA

Antalya as a rapidly growing city in recent years, with a potential to fulfil international functions, is one of the most important large cities of our country. It has been getting a significant share from the rapid urbanisation being experienced.

In the period of 1985-1990, Antalya Provincial Center, with an urban population growth rate of 44.84 %, has experienced quite a high population increase when compared to the national average. Annual average population growth rate, with 7.69 % has proceeded at a level almost two times of national urban average.

A qualitative and important characteristic of the city is the increasing variety and size of modern urban functions it fulfils. The city itself has been making use of this potential for developing its economy.

During the last decade, considerable developments have been observed. In various economic sectors Agriculture has traditionally been major economic sector, maintaining always its importance for the Province of Antalya.

The city of Antalya is the most important marketing and distribution center for the agricultural products supplied to national and international markets.

Significant developments have also been observed in the secondary sector. Although these developments have never been as rapid as that of the tertiary sector, there still is a diversification to a certain extent.

Service sector constitutes the major economies in Antalya. Particularly in the tourism sector organized developments have been attracting attention.

The sectoral development summarized above, brought Antalya into a position of a settlement developing rapidly and experiencing a process of “metropolitanisation.”

This rapid development observed in various sectors is an advantage. Nevertheless visual and environmental values and vulnerability the city possesses should be evaluated together with this development with utmost care.


C. EMPLOYMENT AND POPULATION PROJECTIONS

At the second stage of studies, employment and population projections have been made for the city of Antalya and its immediate surrounding to be developed in accordance with the main objectives mentioned above.

The employment and population projections have been made through testing various methods. The projections were obtained depending on the “Economic Base” theory. Within the context of this theory, first the major sectors affecting the urban population were defined and employment volume to be created by these sectors in the year 2015 was estimated.. Later on population for the target year was estimated with the assumption that population is a determinant of employment in major sectors. Within this framework definitions of major sectors have been made through the use of sectoral concentration coefficient. It has been found out that within the period of 1970-1990 agriculture, commerce- tourism, construction and in certain periods production industry have been major sectors and employed more manpower when compared with national averages.

The potential growth rates of major sectors, in the period of 1995-2015 have been estimated through different methodologies. The chosen alternatives have been obtained by this way.

Within the set of first alternative, it was assumed that the major sectors will continue to grow with the same rate experienced in the city of Antalya during the period of 1970-1990. Major sectors have been diversified, and differentiated growth rates were applied. According to these various options, the projected population of Antalya for the year 2015 varies between 2 400 000 and 4 260 000.

Whereas in the set of second alternative, the assumption is that some of the major sectors will grow harmoniously with the sectoral growth rate at the national level in the period of 1995-2015. For some of the sectors, the rates of growth foreseen by the related central government authorities were applied in the projection model. 2015 population was estimated between 1 670 000 and 2 050 000 according to this set of alternative.

The assessments showed that projected population is higher, with approximately
2 500 000, when it is based on sectoral employment growth rates experienced in Antalya; while it is lower when national rates were used. In the final projections of employment and population; the alternative yielding 1 670 000 population has been preferred considering the facts that the exceptional population increase Antalya experienced in the period of 1970-1990 can not continue at the same rate in the next two decades, and the city will grow at a rate close to the national average, although above it; as well as taking the environmental vulnerability of the city and its immediate surrounding, into consideration.

In the following stages of studies, this alternative has been further developed. Taking into account that the surrounding settlements like Varsak, Aksu, Çalkaya, Yeşilbayır and Döşemealtı are adjacent to the borders of Antalya with which they are in close interaction, the population projections of these settlements were also made. It was assumed that in future, during the plan period, Antalya would be integrated with these settlements in terms of legal and administrative status as well. In this case, 2015 population of Antalya and its immediate surrounding is estimated approximately 1 750 000

On the other hand, as explained above, the projected population of Antalya Urban Region for 2015, have been worked out in detail and the relative position of Antalya within this axis has been analysed.

D. PLAN DECISIONS

Antalya Urban Region and Greater City will face a significant development pressure during the period of 1995-2015 comprising the plan period. Economic and demographic concentrations may have adverse effects in terms of economic and ecologic points of view, unless necessary measures are taken.

1. OBJECTIVES AND STRATEGIES OF PLANNING

1 With the above mentioned reasons, detailed and specific strategies have been formulated both at a general level and at the level of urban sectors, in order to channelize these concentrations and physical development has been planned accordingly.
1.1. DEVELOPMENT STRATEGIES AT GENERAL AND GLOBAL LEVELS (GS)

GS 1. Antalya Urban Region and the Greater City should be an important center establishing the international relations of Turkey within the plan period. (GS1 DECISION MAKING CITY)

GS 2 Greater City of Antalya should, as in the case of metropolitan cities with national and international importance, include developed and diversified sectors. (GS 2 GLOBAL CITY)

GS 3 Greater City of Antalya should have completed the “metropolitanisation” process on the basis of various sectors and criteria. By the plan period. (GS 3 METROPOLITANISATION)

(GS 4 SUSTAINABLE DEVELOPMENT)

GS 5 Both in Antalya Greater City and other settlements of the Urban Region, economic activities should be differentiated and certain functional hierarchies should come out.
(GS 5 DIFFERENTIATION AND SPECIALIZATON IN THE ECONOMY)

GS 6 Antalya, the dominant city of the Urban Region will have sub-settlements. These settlements should be complementary to each other from the points of view of both economic functional distribution and spatial development. (GS 6 URBAN HIERARCHY IN THE METROPOLITAN AREA)

GS 7 Specific natural environment which will directly be affected by spatial development, should form the inventory of assets the protection of which is obligatory, to be considered in all decisions pertaining to development.(GS 7 ECO SYSTEM FRIENDLY PLANNING AND DEVELOPMENT )

GS 8 Specific archaeological and historical heritage, local cultural values and accumulations should be preserved with utmost care, in order to create the sense of belonging and urban identity; and planning measures promoting cultural development should be taken. (GS 8 CONSERVATION OF CULTURAL HERITAGE AND ACQUISITION OF IDENTITY)

1.2 OBJECTIVES AND STRATEGIES FOR SPATIAL/SECTORAL DEVELOPMENT

The spatial development strategies concerning Antalya Urban Region and the Greater City have been formulated in amore concrete and more detailed manner, as follows:

1.2.1.Sectoral Development Strategies for Antalya Urban Region (URS)

URS 1 Sub-settlements under the influence of Greater City of Antalya should develop in an integrated manner. The sub-settlements should make use of the facilities provided by their geographic location and the environment they are situated in.(URS 1 FULFILMENT OF FUNCTIONS ON THE BASIS OF GEOGRAPHICAL LOCATION)

URS 2 The settlements of the region should acquire differentiated functions. (URS 2 IMPLEMENTATION OF DEVELOPMENT MODELS SPECIFIC TO SETTLEMENTS)

URS 3 Demand for transportation should be met in an effective and environment friendly way and mobility among the settlements must be facilitated.(URS 3 PROMOTION OF INTERACTION AMONG SETTLEMENTS)

1.2.2. Sectoral Development Strategies for Greater City of Antalya (CAS)

Greater City of Antalya will naturally influence and be influenced by the developments in the Urban Region. The strategies formulated for the region, will be the direct determinants of the physical structure of the city of Antalya.

CAS 1 Greater City of Antalya should exhibit the diversification required by a metropolis, in each sector. (CAS 1 DIVERSIFICATION OF ACTIVITIES/ MULTI SECTORAL ECONOMY)

CAS 2 Parallel to the diversification of activities, spatial differentiation should be facilitated. (CAS 2 SPATIAL DIFFERENTIATION/ MULTI SECTORAL PHYSICAL STRUCTURE)

CAS 3 Greater City of Antalya should develop with multi centers, taking its specific urban restraints into consideration. (CAS 3 MULTI CENTERS)

CAS 4 Greater City of Antalya should certainly be provided with all the technical infrastructure and services required by a metropolis. (CS 4 NECESSARY SERVICES)

CAS 5 For each physical sector in the Greater City, different development strategies should be implemented, taking physical development, infrastructural facilities and similar factors into consideration. (CAS 5 DIFFERENTIATION OF PHYSICAL/ SECTORAL DEVELOPMENT STRATEGIES)

The sub-strategies consisting of spatial details of this strategy are as follows:

 Organized uses in expansion areas
 implementing rehabilitation policies as a principle in developed areas
 Improvement of low standard housing stock through integrated programmes
 Preservation of surrounding areas to be used for revitalization
 Development of urban connection network
 Producing structural and development plans concerning each sensitive sector

2. CONCRETION OF PLAN OBJECTIVES AND STRATEGIES, THEIR TRANSFER INTO SPACE, AND DECISIONS PERTAINING TO PHYSICAL PATTERN

Majority of objectives and strategies of the plan consists of concrete spatial issues. These are further detailed on the basis of certain physical urban sectors.

By the end of the plan period, the Greater City of Antalya will include numerous physical sectors. Most important of these sectors will be today’s built-up area. It is possible to develop the below given main decisions for this area:

2.1. City Core (Central City) (CC)

CC 1 The Central Business District of the Greater City of Antalya is insufficient. CBD will grow larger as the functional changes occur in adjacent areas. Furthermore establishment of sub-centers as well as new centers should be promoted.

CC 2 Considering the pressure by the CBD , preservation/ development and revitalization programmes, based on realistic investment and financial programmes, should be implemented in some sections of the CBD like Kalekapısı, Balbey and Haşim İşcan which makes the urban vulnerable nucleus of the central city.

CC 4 Infrastructure and services should be improved in all other sections of the central area as well.

CC 5 Improvement and legitimization programmes for the illegal housing stock in Kepez and in other sections should be implemented in coordination.

2.2.Northern Antalya Section (NAS)

NAS 1 Urban uses should be realized in organized areas through organized initiatives.

NAS 2 Initiatives to create sub-centers should be promoted.

NAS 3 The forest areas functioning as a buffer zone between this section and the central city should certainly be preserved.

2.2.1. Urban Employment Areas in Northern Antalya Section (NAE)

The section of Northern Antalya between Kuzeykent and Bıyıklı Village should be evaluated as a physical sector in which urban employment areas will take place

2.2. Eastern Antalya Section (EAS)

Environmental vulnerability of the expansion areas on the east and west of Greater City of Antalya is quite high. The following measures must be taken in the Eastern Antalya:

EAS 1 Uses of coastal strip in Lara section should be balanced.

EAS 2 In coastal areas organized tourism areas must be proposed.

EAS 3 Possibilities should be searched for the realization of use composition of sub-settlements, in the areas on the east of Muratpaţa Municipality borders, through the analysis of soil classification, economic productivity and eco-system sensitivity surveys.

EAS 4 A research should be made on the possibilities of converting the axis of Antalya Airport to a non-residential employment area

EAS 5 In the areas on the north of Airport, the location possibilities should be searched for socio-cultural activities required by the Greater City, as well as for the uses which will facilitate international relations and organized residential areas.

2 4 Western Antalya Section (WAS)

Konyaaltı which takes place on the west of the Greater City, has recently been experiencing dense development. Within this section;

WAS 1 Coastal strip symbolising Antalya must be rearranged.

WAS 2 A balance should be established among urban uses; and employment and residential uses should clearly be differentiated.

WAS 3 Development of sub-centers should be promoted.

WAS 4 Geological and hydro-geological surveys should be made and the developments should be realized accordingly.

WAS 5 Considering the development tendency on higher areas, on the west of Konyaaltı, urgent physical arrangements should be proposed.

2.5. Surrounding Settlements Section (SSS)

SSS 1 The surrounding settlements will develop as traditional sub- settlements producing goods required by a metropolis, being self-sufficient with its center and infrastructural services and having low density residential areas in some parts.

SSS 2 Due to specific characteristics of the Greater City, agricultural activities like technology intensive green house farming, floriculture, germination and animal husbandry will also develop.

SSS 3 In some sections of these settlements, activities of production industry will take place as well.

SSS 4 Sub- settlements will benefit the major infrastructure and social services provided by the Greater City.

SSS 5 Among the sub-settlements and other units of the Greater City, integrated transportation systems will be developed.